Editörden
Gündemden Notlar
Sis Çanı
Ayak İzleri
Majistral Formül
Özgür Köşe
Kamu Kurum
Söyleşi
Dosya
Yasal-Mali
Kültür Sanat
Çepeçevre
Ana Sayfa
TEB
Eczacı Odaları
TEİS
Eczacı Kooperatifleri
Reçete Giriş
Gazeteler
TV ler
İletişim
24.04.2014
Ana Sayfam Yap
Sık Kullanılanlara Ekle
Site İçi Arama
Üye Girişi
Forum
İlanlar
Duyurular
 
facebook
twitter
 

ECZACININ SESY

FORUM

Sayın üyemiz,

  • "FORUM" sayfalarında yazılan yazılar, başka bir haber kaynağından kopyalanıp yapıştırılan koruma altında olan, kaynağı belirtilmeyen materyaller, yazıları yazan ve/veya materyalleri kopyalayıp yapıştıran kişinin/kişilerin yasal sorumluluğundadır.
  • Hakaret, argo, herhangi bir somut belgeye dayandırılmayan itham ve isnat, kişilik haklarına saldırı ve bir ürünün reklamını içeren, TC yasalarına ve meslek etiğine aykırı yazılar, yazarına haber verilmeksizin yayından kaldırılır.
  • Durum paylaşmak amacı ile yayınlanan reçete, rapor gibi materyallerde hasta ve doktora ait özel bilgilerin (isim, TC no, tescil no vb) gösterilmemesine özellikle dikkat edilmelidir.
  • "FORUM" sayfalarına vereceğiniz katkı ve anlayışınız için teşekkür ederiz.

Eczacının Sesi e-gazete Yayın Kurulu

UYARI: Forumda "Yeni Konu" açabilmek veya "Yanıt" yazabilmek için
üye olmanız gereklidir.

| Üye Girişi || Yeni Üye Kaydı || FORUM ARŞİVİ || YASAL UYARI |



Piyasa Üzerinden Sessiz Darbe / Erol Manisalı 24-05-2009 23:57:23

Piyasa Üzerinden Sessiz Darbe

- AKP hükümeti, Özal 'ın başlattığı ancak üstesinden gelemediği "sessiz darbeyi" büyük ölçüde başardı.

- "Her şeyi piyasaya bağlayıp piyasayı da Batı kapitalizminin eline teslim etmek" Özal'ın fikir ve uygulama öncülüğünü yaptığı bir harekettir. Çikita muz tercihinden, "Plan yok pilav var" felsefesine kadar bunları yaşadık.

- IMF, Dünya Bankası ve Amerikan Hazinesi'nin birlikte hazırlayıp 1978'de Türkiye benzeri ülkelerin önüne koydukları Washington Uzlaşması'nın "dünya prömiyerini" Özal- Demirel ikilisi 24 Ocak'ta başlattılar.

- İşin hukuki ve siyasi altyapısını, "12 Eylül ile Washington'un çocuklarına hazırlattılar" , Özal yine yönetimdeydi. Yasakların getirilmesi, sosyal hakların kısıtlanması ve büyük sermayenin öne çıkarılması yine de yeterli olmamıştı. Dinci (ve İslamcı) bir yönetime gereksinim vardı. Özal'lar, Tansu Çiller'ler, Mesut Yılmaz'lar "köyde ve varoşlarda etkili değillerdi" . Özalcılık bu nedenle köylüyü topraktan koparmaya çalıştı. Köylülerin ve varoşlarda yaşayanların denetim altına alınmaları için "din ve dinci örgütlenmeler" gerekiyordu. Tapu memurundan Köşk'e kadar, "İslamcı bir donanım" gerekmişti.

- Bir yandan Atatürk'ün Cumhuriyetine alternatif yeni bir yapılanma hazırlanacak;

- Diğer yandan da köylü ve varoştaki gariban, tarikatlar ve cemaatler yolu ile dizginlenip denetim altına alınacaktı. ABD'nin Türkiye ve Ortadoğu memurları 1990'lı yıllarda bu planları hazırladılar, senaryoyu yazdılar. Hatta senaryoyu uygulayacak aktörleri de bir bir, isimleriyle, cisimleriyle seçtiler. (*)

Türkiye'de önce siyasilerin özelleştirildiğini söylemek yanlış olmaz. Dr. Morton Abromowitz, Graham Fuller, Richard Holbrook, Paul Wolfowitz bu operasyonun mimarları olarak sömürgecilik tarihindeki yerlerini aldılar.

Rand Corporation'ın yayınlarında isimleriyle ve cisimleriyle boy gösterirler. Proje iktisadi, siyasi, kültürel ve askeri boyutlarıyla dört ayaklı bir bütündür.

En kritik iki silah...

Bu operasyonda "piyasa" ve "din" en önemli araçlar olarak kullanıldılar.

- Din, insanları "kimi işbirlikçilerin kulları haline dönüştürerek" , gözlerini bağlayıp gütmek için bir araç olarak kullanıldı ve istismar edildi. Bu, en büyük günahtır.

- Piyasa ise, "bütün iktisadi değerlerin yeniden bölüştürülmesi ve modern köleliğin finansmanı için işlev gördü".

Her şeyin "babalar gibi özelleştirildiği" , yabancılara yok fiyatına satıldığı, işleyiş kurallarının AB ve IMF'nin insafına terk edildiği düzenin adına, "serbest piyasa" denildi. Oysa Avrupa'da böyle bir piyasa bulunmaz.

80 yıllık kamusal birikimler, "batan değil, batırılan geminin malları gibi" haraç mezat satılmaya başlandı.

- Türkiye Cumhuriyeti'nin, sosyal devletin, sosyal birikimlerin tasfiyesi, "piyasanın sihirli eli ile" yürütülüyor.

Devletin gelir kaynakları olan kârlı tesisler yabancılara satılırken bütçe açığını karşılamak için dışardan borç alınıyor. Borç önce yaratılıyor sonra yeni kredilerle karşılanmaya çalışılıyor. Bunların hepsi sihirli serbest piyasa mekanizması üzerinden yürütülüyor.

- AKP hükümeti serbest piyasa üzerinden hem ABD ve AB'nin taleplerini yerine getiriyor hem de kendi özel finansmanını sağlıyor.

- Nereye kadar? Gittiği yere kadar; gittiği yer de zaten onların (ve Batı'nın) kafalarında öngördükleri düzen olduğu için "Benden sonra tufan" demiyorlar;

O yeni düzende her şeyin istedikleri gibi olacağına inanıyorlar.

- George Bush zaten bu konuda sinyaller vermeye başladı bile. "Müslüman bir demokrasi (!)Batı ile yoğun işbirliği içinde bir İslam devleti" sözleri Bush'un ağzından düşmüyor.

Cumhuriyet yok, laiklik yok ve tabii bağımsızlık hiç yok. Üstelik birkaç parçaya ayrıştırılmış bir ülke.

Serbest piyasa ve din AKP tarafından yeniden yapılanmanın temel araçları olarak kullanılmaktadır.

Rand Corporation'ın 2007 Türkiye raporunda ilginç şeyler var. (**)

Nasıl bir "dinci (İslamcı) yapılanmanın öngörüldüğünün" ipuçları verilmiş. Yalnız Türkiye için değil, bütün Ortadoğu bölgesi için nasıl bir İslamcı yapılanmanın arzulandığı bile yazılmış.

Dinci örgütlerin ve sivil toplum kuruluşlarının nasıl yönlendirileceğine dair ipuçlarını da yakalamak mümkün.

Kısacası, Batı emperyalizmi bölgedeki planlarının senaryosunu bile kaleme almış. Bu senaryoda din ve piyasa yine başköşeye oturtulmuş. Hatta, iktisadi piyasanın bir din piyasası haline dönüştürüldüğünü söylemek yanlış olmaz.

(*) AKP, Ordu ve Amerika Üzerindeki Türkiye, Truva, 2008

(**) Rand Corporation, Türkiye Raporu, 2007

www.istanbul.edu.tr/iktisat/emanisali

 

                                                                                                        Prof. Dr. Erol Manisalı

Erkan ÇONGAR

 

YORUMLAR

Erkan ÇONGAR 24-11-2012 16:36:20

Gerçekten yazık  yıllardır  cemaat ve de AK medyayla   uyutulup büyütülen  bu topluma .  

Yalan rüzgarı  sadece bir pembe dizi  değil  bu ülkede .  Tarihi  istediğimiz gibi  eğip bükeriz .   Bükmek ne kelime  ters bile çeviririz  yıllardır  gerici-liboş-bölücü  meşhur  ittifakıyla .  Uyumaya  ve uyutulmaya devam  yüzde 58. 

 

***************************************************************

Günün  Yorumu / 24 Kasım 2012

Ülkede darbeler neden yapılmış.  Ülkeyi yöneten sağ partiler kriz çıkartmış.   Halk hareketlerinden korkulduğu için ekonomik tedbirleri almak için de darbeler yaptırılmış.   Bugün  iktidardakiler kimin devamı olduğunu söylüyor:  Geçmişteki sağ partilerin.   Kimi suçluyorlar: CHP.   Çok komik ülke çok.    (l.m.) 

*

 12 Eylül 1980 darbesinin  24 Ocak 1980 ekonomik kararlarını  uygulattırmak  üzere yap(tır)ıldığı   ve  1983'e kadarki   seçimlere  kadar  geçici darbe hükümetinde  Turgut Özal'ın  Ekonomiden  Sorumlu Başbakan Yardımcısı  oldurulduğu    gerçeğinin  nihayet hatırlandığı   (tıpkı 24 Ocak 1980 kararlarının mimar bürokratı olduğu gibi)   günümüzde  üzerinde  nadir durulan  gerçekler  üzerine bir yorum. 

 Neyse  sivil :)  ve     büyük  vizyonlu?     darbecilerin bakanı   eski  başbakanımız ve cumhurbaşkanımız !      rahmetli  Turgut Özal  gibi  günümüzde  AK'lar  da   işini  biliyor .  

 




Erkan ÇONGAR 05-12-2012 12:03:10

Darbeleri Karıştırma Komisyonu...

 

 

Darbeleri Araştırma Komisyonu kurdular...

Aileden sorumlu kadın bakanı da komisyona başkan yaptılar. Aileden sorumlu bakan olunca   Yani aile en mübarektir hakikaten demişti...

Kocasını boşadı...

Bu kez başladı darbeleri karıştırmaya...

 

 

Sisiyi çağırıp sordular:

Darbe işlerini yapan bir numara kim?..

Sisi Bir numara Allah’tan başkası değil dedi...

 

 

Arkasından 12 Eylül darbecilerin imzası ile Milli Eğitim Bakanı olan   Hasan Celal Güzeli çağırıp sordular...

O da  “Neydi o darbe öyle... diye yapanlara kızdı...

 

 

Sıra geldi medya patronlarına...

Mehmet Emin Karamehmet  Beni medyanın içine ittiler derken... Dinç Bilgin ise Beni medyanın dışına ittiler diye yakındı...

Ne içi ne dışı, ortada durabilen patronlar ise AKP döneminde bizleri nasıl kovduklarını anlattılar, üyeler alkışladı...

 

 

Televizyonda o sırada:

Yaşlı ve hasta oldukları için mahkemeye getirilemeyen Kenan Evren ile Tahsin Şahinkayanın görüntüleri ekranlarla mahkeme salonuna verildi...

Yönetmen Motor... emrini verdi, kameraman Giriyorum İhsan Abi dedi...

Girdiler, ikisi de uyudu...

 

Bu sefer ölü generali mahkemeye çağırdılar...

Ee gelemedi...

Gizli tanıkların kendileri orada adları yoktu, bunun adı vardı, kendisi yoktu...

 

 

 

En iyisi darbecilerin mal varlıklarına baktı karıştırma komisyonu...

Sedat Celasunun 224 dairesi olduğu, araştırma ve incelemelerden sonra anlaşıldı... İyice rezil olsunlar diye medyaya verdiler, 224 daire sahibi eski general manşet oldu...

Gidip baktılar, 224 daire askeri lojman çıktı...

 

 

Bir başka generalin gelini üzerine gözüken 169 yazlık...

Bodrumda deniz manzaralı diyeceğim...

Paşanın kızı açıklama yaptı:

O bizim kapı numaramız...

16/9 daire yazacaklarına karıştırıp aradaki bölü çizgisini koymamışlar 169 daireolmuş...

 

 

Komisyon Başkanı bayan tüm bu araştırmalar bitince Uuu huhu huhuhu... diyerek görüşünü açıkladı...

 

*

 

Bir tek halka sormadılar:

Darbeler nasıl oldu?..

Meydanları hınca hınç doldurup darbecileri deli gibi alkışlayan... Yüzde 92 ile darbeye evet diyen oydu çünkü...

En iyi o bilir ne de olsa...

 

 

 

 

Bekir Coşkun

4 Aralık 2012

Cumhuriyet




Erkan ÇONGAR 24-01-2013 13:35:37

25 Aralık 2012

 

Köprü tartışması, 22 Ekim 1983 gecesi tek kanallı televizyondaki tartışma programında,  ilk kez kamuoyu önünde yapıldığında, Boğaziçi Köprüsü daha 10 yıldır hizmet vermekteydi ve Fatih Sultan Mehmet Köprüsü henüz mevcut değildi.

Günümüze kadar gelen, daha nerelere kadar gideceği henüz belli olmayan 12 Eylül 1980 darbesiyle başlayan dönemin askeri bölümü sona ermekte, 12 Eylül darbesinin ekonomik politikasının yürütücüsü Özal iktidarına doğru yol alınmaktaydı.

Darbeciler, henüz işin içyüzünü tam anlamıyla kavramamışlardı.

Ama darbeyi yaptıranlar, 12 Eylülün sivil devamının kim olacağını biliyorlardı.

Bu kişi 24 Ocak (1980)  Kararlarının mimarı, darbenin ekonomik politikasını yönetmekle görevlendirilen,  bir süre sonra istifa edip ANAPı kuran Turgut Özal.

 

Bir şeyin farkında olmayan Evren,  Özalı veto etmeye kalkışınca, ipleri ellerinde tutanlar  Evrene esas oğlanın kendisi olmayıp o olduğunu söylediler de veto kalktı.

22 Ekim günü, kendi iktidar yolunun taşlarını döşemekte olan Özal,  TVdeki açık oturumda köprüyü satacağınısöylüyor,  icazetli sosyal demokrat Halkçı Partinin lideri Necdet Calp ise elini masaya vurarak karşı çıkıyordu:

- Sattırmam efendim sattırmam, satamazsınız!

 

*

Köprü tartışması kamuoyu önünde bundan 29 yıl önce böyle cereyan etti.

24 Ocak Kararlarının ve 12 Eylül ekonomik politikasının mimarı Özal, ekonomiyi ve rejimi Özallaştırma sürecini, kurduğu ANAPın başında, oyların yüzde 45ini alarak iktidara geldiği 6 Kasım 1983 seçimlerinin hemen ertesinde başlattı.

 

Özallaştırma sürecinin özelliği şuydu:   Ekonomik değerler ve işletmeler, uysa da uymasa da, ne pahasına olursa olsun  özelleştirilecek .  Lider sultalıdemokrasi!”,  “Anayasa bir kere delinmekle bir şey olmazdenilerek, sivil görüntü altında,   ama 12 Eylül anayasası bile çiğnenerek yasaklar kaldırılmadan sürdürülecekti.

Özal’ın, ne varsa satıp savma tutkusunun kapsamına Boğaz Köprüsü de giriyordu.  Askerlerden icazetli, Halkçı Parti lideri Necdet Calp ise buna karşı çıkıyor, sattırmam diyerek yumruğunu masaya vuruyordu.

 

Devr-İ  Özalda  ne keyfi ve hiçbir rasyonelliği olmayan özelleştirmeler engellenebildi ,  ne de Özallaştırma...

Yalnızca, siyasi liderlerin yasakları, Özalın baştaki direnmelerine karşın, kamuoyundan gelen baskıyla 6 Eylül 1987 referandumu sonucunda kaldırıldı ve bir de Calpın sattırmam dediği Boğaz Köprüsü satılmadı.

 

*

Ama Calpın sattırmam restinin hükmü ancak 29 yıl sürdü.

Necdet Beyin elini masaya vurmasından 29 yıl sonra Boğaziçi Köprüsü, yanına Fatih Sultan Mehmet Köprüsü ve otoyollar da eklenerek 12 Eylül rejiminin öbür sivil sürdürücüsü Tayyip Erdoğan tarafından  paşalar gibi satıldı”.

 

Köprü ve otoyolların 25 yıllık gelirlerinin, geçen hafta özel kuruluşa devredilmesinin özelleştirme bile olmayıp, bütçe gelirlerinin bir bölümünün özel kurumlara bedel karşısında devredilmesi anlamına gelen  bir imtiyaz veya iltizam olarak  yorumlanabileceği üzerinde yeterince duruldu.

Yine aynı şekilde,  Erdoğan ekonomisinin eldekini satıp savarak, bütçe gelirlerinin yağmalanmasına göz yumarak  ayakta durmaya çalışmasının   ülkeyi nasıl bir geleceğe sürüklemekte olduğu da belirtildi.

 

Burada özellikle üzerinde durmak istediğim husus, 12 Eylül darbesinin ana fikrinin ve politikasının halen sivil giysi,  ama aynı demir yumruk yöntemiyle sürmekte olduğu.

Özalın bile çok istediği halde satmayı beceremediği Köprünün  2012'den  çıkarken satılması,   Evrenin bile sahip olamadığı ölçüde yargı üstünde bir iktidar denetiminin 12 Eylül 2010 referandumuyla sağlanması hep bu olgunun çarpıcı göstergeleridir.

Köprüye iyi bakın!  12 Eylül felsefesinin sürdüğünü bir kez daha göreceksiniz.

 

 

 

 

Ali Sirmen

25 Aralık 2012

Cumhuriyet




Erkan ÇONGAR 24-01-2013 14:11:42

 Önceki akşam Faisal Finans Kurumu'nun TRT'de Çanakkale Savaşı ile ilgili reklam filmi haklı tepkilere yol açtı.

Gazetemizi arayan okuyucularımız sordular: "Atatürk'ten niçin hiç söz etmiyorlar?"


Etmezler.


Peki niçin etmezler?

Anlatalım:
Faisal Finans Kurumu  Türkiye'de Suudi Krallığına bağlı 4 finans kurumunu ortaklığıyla kurulmuştur.
Bu İslamcı Suudi ortakları sayalım:
Dar-ül Maal İslami Trust
Mısır'daki Faisal İslamic Bank
Sudan'daki Faisal İslamic Bank
Maasaraf Faisal Al İslami

Suudi kökenli sermaye grupları Cenevre'de Dar Al-Maal Al İslami adlı bir büyük finans kurumuna bağlılar.Yurt dışındaki İslami Tekafül
kurumu da Cenevre merkezli bu şirketin kurduğu bir başka "faizsiz kredi" kurumudur.

Faisal Finans Kurumu'nun Türkiye'deki öncüleri Salih Özcan ve Ahmet Tevfik Paksu'dur. Kimdir Salih Özcan?
Salih Özcan eski Milli Selamet Partisi(MSP) Şanlıurfa milletvekilidir. Yine Paksu da eski MSP milletvekili.

Suudi Prensi Faysal tarafından Özcan ve Paksu'ya verilen pay senedleri, bu iki İslamcı işadamınca 93 ortağa devredilmiştir.


Salih Özcan ayrıca Rabıtat-Al-Alam İslami adlı şeriat örgütünün 41 kişilik kurucu meclis üyesidir.


Birçok şirket ve işadamı yanında ANAP milletvekili Halil Şıvgın, eski MHP'li bakan Cengiz Gökçek , AP'li eski bakan Cemal Külahlı
da Faisal Finans Kurumunun kurucu ortakları arasında yer almışlardır.

 

 

3-14 Mart 1978 tarihleri arasında Pakistan'da Rabıta Örgütünün öncülüğü ile toplanan  Uluslararası Şeriat Kongresinde alınan
kararlara göre bu kuruluş ,örgüt ve çevrelerin tek amacı var:

Şeriata dayalı İslam devleti kurmak.

 

Bu İslamcı çevrelerin Türkiye'de örgütlenmeleri herhalde rastlantı değil.

Bu örgütlenmelerin tarihi ise hiç rastlantı değil.


ANAP hükümeti 14 Aralık 1983 günü göreve başlamış ; 16 Aralık 1983 günü Suudi kökenli finans kurumları ile  ilgili kararname
resmi gazetede yayınlanmış!

 

Böylece bir yanda Salih Özcan'ın "Faisal Finans Kurumu" ,  öte yanda  Korkut Özal,  ANAP İstanbul İl Başkanı Eymen Topbaş
ve Kemal Unakıtan'ın   "Al Baraka"ları  kurulmuş.

Faisal Finans ve Al Baraka yalnızca para kazanmakla kalmıyorlar; SEKA'dan tonlarca kağıt alıp bu kağıtları İslamcı
yayınlar yapan gazetelere, yayınevlerine vererek bu çevrelere mali katkılar da sağlıyorlar.

Para kaynağı İslamcı-Suudi Krallığı olan bir finans kuruluşu  "özel tanıtıcı reklam" adı altında Çanakkale Savaşlarından
Atatürk'ü silme cesaretini nereden ve nasıl buluyor?

Para kaynağı bellidir. Ama bu cesaretin kaynağı neresidir? Kimdir? Kimlerdir bu İslamcı kuruluşa Atatürk'ü yok sayma cesareti verenler?


 
 

 

Uğur Mumcu

20 Mart 1988

Cumhuriyet




Erkan ÇONGAR 24-01-2013 15:40:23

 

8 Nisan 1988

 

RABITA VE CIA...


Doğu Türkistan Vakfı tarafından düzenlenen "I. Milletlerarası Tür-kistan Kültür ve Tarih Semineri" İstanbul'da başladı.
 
Konuşmacılar arasında bir de tanıdık ad var: Paul Henze.

Henze, yıllarca Ankara'da  "CIA İstasyon Şefi" olarak çalışmıştır.
 
Adıyla sanıyla bir  "CIA görevlisi"dir  Henze!
 
 

CİA görevlisi Henze, konferansa "Society For Central Asians Studies"  adlı bir kuruluş adına katılıyor.

Paul Henze, "Radio Free Europe" adlı yayın kuruluşunda da çalışmış.
 
Başkan Carter döneminde Zibigniew Brzezinski'nin  "Ulusal Güvenlik Konseyi üyesi"  olarak görev yapmış...


Paul Henze'yi Türk kamuoyu Papa suikastı (Mehmet Ali Ağca)  olayı nedeniyle yaptığı yayınlarla tanıyor.
 

Toplantıya kısa adı "Rabıta" olarak bilinen  "Rabıtat-Ül Âlem-Ül İslam" adlı İslamcı örgüt Genel Sekreter Yardımcısı Muhammer Nasır El Abudi de katılıyor.    Abudi'nin konusu, "Doğu Türkistan'ın İslam tarihindeki rolüne kısa bir bakış... "

Suudi Rabıta örgütünce yayımlanan, "A World Guide to Organizations of İslamic Activites" adlı kitapta, İstanbul'daki şu kuruluşlar Rabıta örgütüne bağlı kuruluşlar olarak sıralanıyor:

- Milli Türk Talebe Birliği(MTTB) ,  Doğu Türkistan Göçmenler Demeği...
 
 

İslami konularda İslamcı kuruluşlar ile bilimadamlarının araştırma yapmaları, bu amaçla seminerler düzenlemeleri doğaldır. Toplantıyı düzenleyenler, hiç kuşkusuz iyi niyetlerle konuyu "bilimsel açılardan" ele almayı amaçlıyorlar.
Bu yüzden, kimse bu tür bilimsel toplantılara karşı çıkamaz.
 


Madalyonun bir yüzü böyledir, ya öteki yüzü?
 
 

Madalyonun öteki yüzünde  "çokuluslu siyaset"  ve  "çokuluslu stratejiler"  görünmektedir.

Bu siyaset, Sovyetler Birliği'ndeki Müslüman azınlığın yavaş yavaş çoğunluğa dönüşmesi karşısında ABD'nin izlediği yeni stratejilerden kaynaklanıyor.

ABD açıkça, "Sovyetler'i yıksa yıksa bu azınlıklar yıkar" görüşü ile yeni taktikler ve stratejiler izliyor.

Paul Henze'nin CIA'dan aldığı yeni ve uzun erimli görevi, herhalde budur.
 
 
 

Türkiye, iki süper devlet arasındaki çıkar çatışmasından uzak durmalıdır.
 
Türkiye'nin Sovyetler Birliği'nde yaşayan Müslüman ve Türk azınlıkların kışkırtılması ve Sovyetler Birliği yönetiminin böylece zayıflatılması ve yıkılması gibi bir düşüncesi ve planı olamaz.

Olamaz, çünkü dış siyasetimizin yönü Atatürk tarafından çizilmiştir:

- Yurtta barış, dünyada barış...
 
 
 

Böyle olmasına böyledir, ama "İslamcı" ve "Amerikancı" akımlar,  anti-Sovyet ve anti-komünist düşünce ve duyguları kıştırarak yanlış izlenimler yaratabilirler.
 

"İslamcı" ve "Amerikancı" akımların bugün için birleştikleri iki adres vardır:
 
Bu adreslerden biri,  "Rabıta" öteki de  CIA'dır.
 

Rabıta ve CIA bu gibi konularda iç içe, yan yana ve omuz omuzadır.
 

Rabıta, halifeliğini Suudi Kralı'nın yapacağı bir "İslam Enternasyonalizmi" peşindedir.
 
CİA ise Sovyetler Birliği'ndeki Müslüman azınlığı kışkırtma stratejisi uygulamaktadır.

Seminerler... Toplantılar... Bunlara bir diyeceğimiz yok. Her konu böyle toplantılarda açıkça tartışılmalıdır.

Bir tek koşulla:

Yabancıların Türkiye'yi ipotek edici planlarına dikkat ederek...
 
 

Türkiye, bir "İslamcı devlet" değildir; laiktir, laik kalmalıdır. Ve laik kalacaktır.
 
Amerikancı bütün etkilere karşın Türkiye, kendi bağımsız siyasetini kendisi çizecek ve bu siyaseti yine kendisi uygulayacaktır.

Müslümanlığı, bir   "anti-komünist ideoloji" olarak Türkiye'nin komşularına karşı kullanmak   hem İslam dinine saygısızlıktır   hem de laik Türkiye Cumhuriyeti'ni sonu gelmez bir serüvene itmek demektir.
 

Henze ve Henzeler'e dikkat!
 
 
 
 
 
 
Uğur Mumcu
 

8 Nisan 1988
 
 
Cumhuriyet

 



Erkan ÇONGAR 24-01-2013 16:07:46

Darbeyi Önlemek mi,  Darbe Yapmak mı?

 





Amerika’nın Türkiye için planları var;


- Büyük Ortadoğu Projesi’ni (BOP) gözü kapalı destekleyen bir yönetimin

işbaşına getirilmesi.. bunda başarı sağladı...



- Türkiye’de sosyal hukuk devleti, katılımcı demokrasi, üniter yapı,

Kemalizm, Lozan gibi oluşumların, kavramların ve hedeflerin silinip

atılması...


Bu düşünceleri destekleyen kişi ve kurumların “hedef alınmaları” ve

tasfiyesi...




- Amerika’nın (ve AB’nin),  yeni Türkiye politikalarına   direnç gösteren

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin,  “ulusalcı ve Atatürkçü kimliğinin"  ortadan

kaldırılması için  gözden düşürücü düzenlemelerin yapılması.

 

* * *



ABD ve AB, Türkiye üzerinde  “sessiz bir darbe”  politikası yürütüyorlar.

Seçtikleri  ortakları  var:

 

- ‘U’ dönüşü yaparak kendileriyle işbirliği yapmayı kabul eden “Siyasal

İslam”.


- Sonra “bölücüler” ;   zaten içten içe Batı emperyalizminin sürekli

işleyerek maşa haline getirdikleri “mikro milliyetçiler”  bunların başında

geliyor.


Uyuşturucu patronu ya da  “devlet başkanı”  yapılarak Amerika’nın

hizmetine giren odaklar bunlar.


 - Yan destek olarak da “işbirlikçi liboşları ve kimi sermaye çevrelerini”

burada anmazsak alınabilirler,  onların emperyalistlerin

gözündeki “itibarlarını” zedelemeyelim... 





    
*                *            *           

 

 

Hep yaptılar...

 




ABD ve AB bu maşaları kullanarak “ulusalcı cepheyi"  çökertmek istiyorlar.



Bunu hep yaptılar; Kurtuluş Savaşı’nda Türkiye’de;   1950’li ve 60’lı

yıllarda İran, Mısır ve Cezayir’de;   1970’li ve 80’li yıllarda Güney

Amerika’da defalarca tekrarladılar.


 



Türkiye’yi 12 Eylül 1980  ve Özalcılık’la  önce “dışarıya iyice açtılar”.

Piyasa,  bürokrasi ve dinin içine girdiler.  

Adamlarını besleyip yetiştirdiler.

 

 

Rand  Corporation’ın kaleme aldığı senaryonun içine piyasadan, bürokrasiden

ve şeriatçılardan topladıkları adamları ve kadınları bir bir yerleştirdiler.

 


Ve şimdi de, “Biz darbeyi önlüyoruz”  diye yalan söyleyerek sessiz darbe

yapıyorlar.



 

 

 Emperyalizmin karartması...

 



- “Serbest piyasa uyguluyoruz” diyenler piyasa üzerinden soygunu

serbestleştiriyorlar. “Soygun serbesttir” diyeceklerine, “piyasa serbesttir”

diyorlar.




- “Biz darbe yapıyoruz” diyemedikleri için, “darbeyi önlüyoruz” diye

operasyon yapıyorlar.

 




Emperyalizme ve faşizme karşı çıkanlar;   bu ülkede laik ve sosyal hukuk

devleti istiyoruz diyenler;   katılımcı demokrasi olmazsa oligarşi egemen

olur, bunun için örgütlenme hakları genişletilmelidir görüşünü savunanlar

cezalandırılmak isteniyorlar.

 

Kimler tarafından mı?


- Amerika ve AB tarafından...

- Dinci bir düzen kurmak isteyenler tarafından...

- Batı emperyalizmi ile ortaklığa soyunmuş liberaller ve kimi sermaye

çevreleri tarafından...



 




Gelelim Ergenekon’a...




Ergenekon’daki “tarafları” yukarıdaki bilgilerin ışığında değerlendirdiğimiz

zaman işler daha netleşir. Her şeyi yerli yerine oturtabiliriz;



- Bu ülkede gerçek demokrasiyi, katılımcı demokrasiyi, sosyal hukuk

devletini savunanları cezalandırmak, korkutmak isteyenler kimlerdir?



- İnsan haklarının, çağdaş değerlerin, aydınlanmanın yanında ve

karşısında kimler duruyor, şak diye görebilirsiniz...




- Bu ülkede köylünün, işçinin, memurun, esnafın, ulusal sanayinin, ulus

devletin destekçileri kimlerdir?

Ve bunların karşısındakiler... Bunları  hemen anlarsınız...




- En önemlisi, bu ülkede kendi ulusuna karşı emperyalist güçlerle işbirliği

yapanları avcunuzun içindeymiş gibi görürsünüz.





Batı, Soğuk Savaş sonrası   “yeni Türkiye politikasını”  belirledi;   içimizdeki

oligarşi buna evet diyor; büyük çoğunluk ise karşı; çatışma, kavga,

sürtüşme bu ikisi arasında.






Ergenekon mu?

 Öte tarafında emperyalizmin bulunduğu bir kırmızı çizgi...




 

 

 

 

 






 

Erol Manisalı


25 Ekim 2008

Cumhuriyet




Erkan ÇONGAR 24-01-2013 16:25:39

20 Mart 1991

 

Kuzey Irak’ta kurulacak Kürt devletinin Amerikan yanlısı yöneticilerden oluşacağı anlaşılıyor.


Celal Talabani, olası Kürt devletinin diplomatik ilişkilerini üstlenmiş;   Kürdistan Demokratik Partisi lideri Mesut Barzani konunun askeri yanlarıyla ilgileniyor.

PKK lideri Abdullah Öcalan da Türkiye’ye karşı başlatılan terör eylemlerini yönetiyor.


Aralarında bir çeşit iş bölümü var.


Bunların hepsi birer Kürt milliyetçisidir. İdeolojik kılıflarına, fraksiyonlarına ve ayrı ayrı partilerine bakmayın siz;  özünde hepsi aynı amaç için çalışıyorlar.


Bu amaç, Ortadoğu’da Amerikan çıkarları ile çelişiyor mu? Çelişmiyor.
Sorun budur.
ABD bölgede kendi güdümünde bir Kürt devleti kurdurmak istiyor.
 



1970’li yıllarda Sovyet etkisindeki BAAS rejimini zayıflatmak için Mesut Barzani’nin babası olan Molla Mustafa Barzani ‘ye  silah yardımı yapan ABD,  şimdi de Saddam’ı yıkmak için Kürtlere destek oluyor.


ABD-Kürt işbirliğinin en somut kanıtları Özgürlük Yolu adlı derginin Eylül 1977 sayısında Bir İhanetin Belgeleri başlığındaki yazı ve Molla Mustafa Barzani ‘nin ABD’nin o tarihteki Başkanı Carter’a gönderdiği mektuplardır.


9 Şubat 1977 günlü mektuptan birkaç satır okuyalım:
“Bize Kürt devriminin hem Birleşik Devletler’den hem İran’dan destek göreceği söylendi…
Kendisini daima Amerika için güvenilir bir dost saymış olan Kürt halkı….
Ümit ediyoruz ki İran’daki Kürt mültecilerinin Amerika’ya gelmelerine müsaade edilecektir”


Molla Mustafa Barzani’nin ABD Başkanı Carter’a yazdığı mektup şöyle bitiyordu:

“Yarım asırdan fazla zamandır ki halkım bütün güvenini, umudunu bana bağladı. Şimdi ben bu umudu size devrediyorum.”

 

Bu “teslimiyetçilik” ABD’nin Celal Talabani ve Mesut Barzani ile kurduğu ilişkilere olduğu kadar Kürt liderleri ile yapılan Ankara’daki gizli görüşmelere de ışık tutuyor.


Adını koyalım; bunun adı “Kürtler üzerindeki Amerikan mandasıdır”.




Uğur Mumcu
20 Mart 1991
Cumhuriyet




Erkan ÇONGAR 24-01-2013 18:24:02

Benzer Çizgiler (1 Kasım 1990)



Bugünlerde düzenlenen açıkoturumlara çok sayıda “İslamcı genç” katılıyor.

Bu İslamcı gençler, coşkuları ve tepkileri ile 60’lı yıllardaki devrimci gençlere benziyorlar.


60’lı yıllarda üniversite ve yüksekokullarda devrimci inançlar sosyalist ideoloji ile birlikte hemen hemen bütün gençliği etkilemişti. 27 Mayıs İhtilali ile gelen özgürlük rüzgarları gençliği peşinden sürüklemiş;  anti-emperyalist düşünce ve inançlar üniversite gençliğini gençlik aşkları gibi büyülemişti.

27 Mayıs öncesi üniversite gençliğinin verdiği özgürlük savaşı;  27 Mayıs 1960’dan sonra bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm savaşı ile sürdürülüyordu.

Üniversitede düzenlenen açıkoturumlarda gençlik sosyalist yazarları ve öğretim üyelerini çılgınca alkışlıyordu.

60’lı yılların başındaki “milli petrol” ve “milli maden” kavgaları “Amerikan üslerine hayır” kampanyalarına dönüşüyordu.



Ne olduysa hep işte o sıralar oldu; sosyalist gençlerin bir kısmı Leninci ve Maocu akımlara kapıldılar; Atatürk Devrimciliği bir üstyapı değişikliği olarak görülerek aşağılandı.

Emperyalizme karşı savaş veren Mustafa Kemal ve Mustafa Kemal’in “Tam Bağımsızlık” inancıyla devlet kuran “Kuvayi Milliyeciler” modası geçmiş devrimciler olarak unutturulmak istendi.

Aynı günlerde sosyalist ideolojiye silah da sokuldu. Sosyalist ideolojiye silah sokulması sol ideoloji ile kitleler arasındaki güven bağlarını da yıktı.

 

*



12 Eylül 1980 darbesi 1960 ihtilalinden sonra yükselen sosyalist ideolojiye İslamcı ideoloji ile engel olmaya çalıştı.

Üstelik dünya konjonktürü de böyle bir stratejiye uygun düşmekteydi.

Pentagon ve Beyaz Saray, Sovyetler Birliğini kuşatan Müslüman ülkelerin  “İslamcı ideoloji”  ile donatılmasını istiyor;  bu stratejiyi “Yeşil Kuşak Teorisi” olarak adlandırıyordu.


İslamcılık en etkili anti-komünist ideoloji değil miydi?

İslam dini ve İslam dinince kutsal sayılan kavramlar siyasal amaçlarla kullanıldı.

Suudi kuruluş Rabıta bu stratejinin kasası işlevini yüklendi.




27 Mayıs 1960 İhtilali Türkiye’de sola yeşil ışık yakmıştı; 12 Eylül 1980 Harekatı da İslamcı gençliğe.




Ne ilginç ve dramatik gelişme; solu 27 Mayıs doğurdu; İslamcı akımların güçlenmesine de 12 Eylül askeri ihtilali yol açtı.


İslamcı gençler, Atatürk’ü küçültmek ve devrimleri karalamak için yarışa giriyorlar.

Atatürk’ün din düşmanı olduğuna da inandırılıyorlar.




Dinsel akımların siyasallaştırılması, “ekonominin” askerler eliyle liberalleştirildiği döneme rastlıyor.

Ekonominin militarizasyonu ve dinin politizasyonu. Bu iki olgu birlikte yaşanıyor.



Ekonomik model, emek gelirlerini azaltırken kar-faiz-rant gibi sermaye gelirlerini arttırıyor.


Din sömürüsü türban bayrağı ile bugünlerde İslamcı gençliği sarıyor.

Hedef Atatürk’ün laiklik ilkesidir.

 



Laiklik ilkesinin ardında kanlı savaşlardan ve ayaklanmalardan çıkan deneyler ve dersler yatıyor.


İngiliz ajanı Mekke şerifi Hüseyin’in Birinci Dünya Savaşında Türk askerlerini arkadan hançerlemesi…

Yurt topraklarını düşmana karşı savunan Mustafa Kemal ve Kuvayi Milliyecilerin halife orduları tarafından din sömürüsü silahı ile yok edilmek istenmeleri…


1925 yılındaki Şeyh Sait Ayaklanmasında din ve dince kutsal kavramların siyasal amaçlarla kullanılması…


Mustafa Kemal’in Şeyh Sait Ayaklanması günlerinde “Hıyaneti Vataniye Kanunu”nu çıkarması boşa değildir.

O günlerde Şeyh Sait, dince kutsal ne kadar kavram varsa bunları bayrak yapmış; Mustafa Kemal de “Dini ve dince kutsal kavramları siyasete temel yapmak veya araç olarak kullanmak amacıyla örgüt kurmak yasaktır. Bu tür örgütleri kuranlar vatan haini sayılırlar” diye yasa getirmiştir.


Nitekim Şeyh Sait Ayaklanmasının genç cumhuriyete faturası Musul olmuş; emperyalizm Türkiye’nin elinden Musul’u bu yolla almıştır.



Bunlar bugünkü İslamcı gençler için de ders olmalıdır.




Uğur Mumcu
1 Kasım 1990
Cumhuriyet




Erkan ÇONGAR 24-01-2013 18:36:01

Darbeci Kemalist!


Ahmet Hakan’ın Tarafsız Bölge programında kulağımıza şu ezber çalınıyor...
“Darbelerin arkasında hep Kemalistler vardır.”

Peki 12 Eylül darbesinin hemen peşinden iktidara neden Özal geldi?

Özal Kemalist miydi?

Katılımcı diyor ki:
- Darbelerden sonra halk tepki olarak darbeye karşı olanı iktidara getirir... Özal öyle geldi...


Neresinden tutacaksınız?

1. Özal’ın darbecilerle meselesi yoktu.  Darbe hükümetinde görev almıştı.

2. MGK  Erdal İnönü’yü yasakladı ama Özal’ı yasaklamadı... Ona yeşil ışık yaktı.

3. 12 Eylül, 1402 sayılı yasayla ilk önce devletten  Atatürkçüleri temizledi.

4. Atatürk’ün mirası olan Türk Dil ve Tarih kurumları yozlaştırıldı.

5. İslamcı çevreleri memnun etmek için okullara mecburi din dersi konuldu...

6. Tüm sendika ve dernekler kapatıldı .  TÜSİAD’a dokunulmadı...

7. İstikrar anayasası adı altında İMF kararlarına uygun bir anayasa yapıldı...

 

Bunları Kemalist bir yönetim yapar mı?

 

Asker hem 12 Mart 1971  hem 12 Eylül 1980'de sağcı iktidarın tıkandığı noktada devreye girmiş,  darbe yapmış, reform adı altında özgürlükleri budamış,  ülkeyi sol ve muhalefetten temizleyip yönetimi yeniden sağa bırakmıştır.

Kenan Evren Atatürkçü görünen bir sağcıydı.   Daha doğrusu piyondu...
 

Darbelerin arkasında her zaman ABD vardır...

Türkiye ABD’nin vesayeti altında yaşar, ABD’nin kuklası iktidar yıprandığında bazen seçimle bazen darbeyle değiştirilir.

 


12 Eylül, emekçileri, solu ve sol aydınları ezdi...

Yurtiçinde İslamcı gruplara dayandı.

Ne var ki o günlerde sesi hiç çıkmayanlar bugün darbe mağduru ve en ateşli anti darbeci kılığında rant devşirmekle meşgul...

Esas mağdurların ise sesi sedası çıkmıyor...

 

 

 

 

Melih Aşık

24 Ekim 2012

Milliyet

 




Erkan ÇONGAR 25-01-2013 01:10:41

http://youtu.be/H1uSB0dpnhw




Erkan ÇONGAR 28-01-2013 20:39:14

SUUDİ  RABITA ÖRGÜTÜ  İLE BAĞLANTILI  "BEREKET VAKFININ"  BEREKETİ  BUGÜN DE SÜRÜYOR

BEREKETLİ  BİR VAKIF !

Vakfın kurucuları arasından maliye bakanları, banka müdürleri çıktı

 

 

27 Kasım 2012

 

Uğur Mumcu, Rabıta kitabında(1987) , Rabıta ile bağlantılı vakıfları, dernekleri ve onların yöneticilerini sergiler.

Örneğin, Bereket Vakfından söz eder. Örneğin, Al Baraka Türk Özel Finans Kurumundan söz eder. Bereket Vakfının, Al Baraka Türk Özel Finans Kurumunun yönetim kurulu üyelerini sayarken Kemal Unakıtanın adına rastlarsınız.  AKPnin ilk Maliye Bakanı.

O Unakıtan, iktidara gelir gelmez vergi affı çıkarmıştır. Aynı Kemal Unakıtan hakkında Al Baraka Türk yönetim kurulunda görev yaptığı dönemde  naylon fatura”  düzenlediği gerekçesiyle hazırlanan bir fezleke Meclise sunulmuştur.

 

AKP üzerinde etkili isimler

Suudi Arabistan kökenli Muvvafaq Vakfının başkanı ve kurucusu işadamı Yasin el Kadı da, Türkiyedeki şirketleri aracılığıyla Albaraka Türkün de ortakları arasında yer almıştır.

Aynı Yasin el Kadı, ABDyi hedef alan 11 Eylül 2001 terör saldırılarından sonra BM Güvenlik Konseyinin 28 Eylül 2001 tarihinde kabul ettiği 1373 sayılı kararla  El Kaide ve Taliban mensubu olan ya da bu örgütlerle bağlantılı kişiler ve kurumlar”  listesine alınmıştır.  BMnin bu kararına dayalı olarak 2001de çıkarılan Bakanlar Kurulu kararı ile Yasin el Kadının Türkiyede tüm para, mal, hak ve alacakları dondurulmuş, bu konuda yapılacak işlemler de Maliye Bakanlığının iznine bağlanmıştır.

Ancak, AKP döneminde Maliye Bakanı olan Kemal Unakıtan, Yasin el Kadı ile ilgili soruşturmaları yürüten Maliye Bakanlığının bir başmüfettişini görevden almıştır.

 

Uğur Mumcu'nun yaklaşık 25 sene önce yazdığı aynı  Rabıta kitabında,  Al Baraka Türkün yönetim kurulunda yer alan isimleri yazarken Zeki Sayından da söz eder.

O Zeki Sayın, AKP 2002'de  iktidara gelir gelmez, Türkiyenin en büyük bankalarından biri olan Ziraat Bankasının başına genel müdür olarak atanmıştır.

Zeki Sayın, daha sonra tasfiye edilen Emlak Bankası Yönetim Kurulu Başkanlığına da getirilmiştir.

 

Uğur Mumcu, Rabıta kitabında, Al Baraka Türkün kuruluş aşamasında görev yapan Korkut Özaldan söz eder.

Eski Cumhurbaşkanı Turgut Özalın kardeşi olan Korkut Özal, bugün Türkiyeyi yöneten Recep Tayyip Erdoğan için Başbakan olduktan sonra o seçilmiş bir kişiliktir diyen Korkut Özaldır.

Uğur  Mumcu, ANAP iktidarı döneminde Turgut Özalın, Bakanlar Kurulundan çıkardığı  İslam Kalkınma Bankasına vergi muafiyeti hakkındaki kanun tasarısını yasalaştırdığına da dikkat çekerek Korkut Özalın ilişkilerinden söz ederken şöyle der:

Korkut Özalın Suudi Arabistan Krallığındaki itibarıyerindedir. Sık sık Riyada gidip gelir. Bu gidiş gelişlerinin birinde İslâm Kalkınma Bankasında bir müşavirlik görevini de koparmıştır. Daha önce aynı görevde bulunan, bir Türk Profesördür. Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş... Korkut Özal bu görevi Prof. Yalçıntaştan devralmıştır.

 

 

Gül’ün hocası

 

2002 yılında AKPden İstanbul Milletvekili seçilecek olan Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, bugün Cumhurbaşkanı olan Abdullah Gülün hocalarındandır.

Bilindiği üzere, Abdullah Gülün İslam Kalkınma Bankası uzmanlığı da, Nevzat Yalçıntaşın danışmanlık yaptığı dönemlere rastgelir.

 

Abdullah Gülün bir başka hoca, İlim Yayma Vakfı, İslami İlimler Araştırma Vakfı yöneticilerinden  yakın geçmişte ölen Prof. Sabahattin Zaim de, aynı dönemlerde  İslam Kalkınma Bankası Yöneticilerini Seçme ve Değerlendirme Komitesi üyeliği’”  yapmıştı.

Abdullah Gülün hocaları Nevzat Yalçıntaş ve Sabahattin Zaim, yıllar sonra AKP kadrosunun iskeletini oluşturan Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfının (TGTV) da kuruculuğunda birlikte olacaklardır.

 

 

TGTV kurucuları arasında, Faysal Finansın Türkiyedeki kurucu ortaklarından Ahmet Tevfik Paksu, eski Milli Türk Talebe Birliği’nin(MTTB) genel başkanlarından Rasim Cinisli,

AKP döneminin Sanayi ve Ticaret bakanlarından Ali Coşkun,

eski İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu,

bugün TBMM Başkanı olan Cemil Çiçek,

kapatılan RPnin Kültür Bakanı İsmail Kahraman,

Al Baraka Türk özel finans kurumunun ilk ortaklarından Korkut Özal ve eski iş ortağı Hasan Kalyoncu ,

bugün AKP Milletvekili olan eski Hak-İş Genel Başkanı Salim Uslu gibi isimler bulunuyordu.

 

 

Siyasetçi yetiştiren çatı

 

TGTV; AKPye siyasetçi yetiştiren bir çatıydı adeta.

Yine TGTVye bağlı Ensar Vakfından eski İstanbul Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreteri Mustafa Açıkalın,

İlim Yayma Cemiyetinden Hayati Yazıcı (şimdi Gümrük ve Ticaret Bakanı),

İnsanlığa Hizmet Vakfından Hikmet Özdemir,

Dayanışma Vakfından Süleyman Gündüz,

Ankara Kültür ve Eğitim Vakfından Ali Yüksel Kavuştu,

Hayra Hizmet Vakfından eski İstanbul Belediyesi Yol Bakım-Onarım Müdürü Zülfü Demirbağ,

Gençleri Evlendirme ve Mehir Vakfından Halil Ürün,

Hak-İşten Hüseyin Tanrıverdi ve Agah Kafkas yine  AKPden milletvekili seçildiler.

 

 

Sezer’in vetosu

 

Uğur Mumcunun Rabıta kitabında dile getirdiği Bereket Vakfındaki isimlerden biri de, Adnan Büyükdenizdir.

2006da AKP iktidarı tarafından Merkez Bankası Başkanlığına atanmak istenen Büyükdenizin Çankayaya gönderilen kararnamesi, dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından veto edilmişti.

Uğur Mumcunun belirlemelerine göre, Bereket Vakfında Topbaş ailesinden de isimler var: Ahmet Hamdi Topbaş, Osman Nuri Topbaş, Mustafa Latif Topbaş Eymen Topbaş.

Bu açıdan bakıldığında Bereket Vakfı, AKP dönemi kadroları açısından çok bereketli bir vakıftır...

 

 

 

27 Kasım 2012

Işık Kansu

Cumhuriyet




Erkan ÇONGAR 06-02-2013 22:01:08

 

 

Dün dündür ,  bugün  ise  " yolunu  bulan"  müdürdür

Hani bir zamanlar  terminatör valimizin bir filmi vardı  : "Gerçeğe Çağrı"

Yok yok  bizim ülkemizde  Mr. Hyde  Dr.Jekyll'a  çoğu zaman üstün gelir :   Koltuklar  gerçeklere  karşı  galip gelir.

 

******************************************************************************************************************

24 Mayıs 2009 /  Yiğit Bulut

gazetevatan.com 

-Türkiye hep ‘böyle’ değildi!-

 

Nereden nereye? Üniversite öğrencileri ile “Türk ekonomisini” tartışıyoruz. Takıldıkları bir nokta var, soru şekline getirip seslendiriyorlar; Türkiye hep böyle miydi! Sıcak para üstüne kurulan yapı her zaman “bu ülkeye” hakim mi oldu! Biz, üretmeyi, yerli imkanlar ile “geliştirmeyi” hiç düşünmedik mi?

Gençler sonuna kadar haklı.  

Özellikle 1980 sonrası “kendini bilmeye” başlayanlar, sadece 1980 sonrasını “hatırlayanlar-bilenler”, sorularında sonuna kadar haklı!

Ama inanın böyle değildi sevgili gençler!

1923-1938 arası “bugünden çok farklı” olmakla birlikte, 1938 sonrası bile böyle değildi! Hatta 1946 devalüasyonu sonrası bile böyle olmadı!



Peki nasıl bu hale geldik?

1980 öncesinden hemen birkaç yıl öncesinden başlayarak sorgulayalım...

* 4. Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın ana hedefleri nelerdi? 4. Plan, 1980 sonrası  “depolitize edilen tüketim toplumuna” geçiş öncesi, “kemikli-ilkeli” son kalkınma hamlesiydi!

* Ana hedef,  “sanayileşmeyi hızlandırmak ve sanayinin alt kollarını yerli imkânlarla geliştirmekti.”

Bu noktada basındaki bir haberden örnek vermek istiyorum: “4. Beş Yıllık Kalkınma Planı tasarısı Millet Meclisi’nin bu gece geç saatlere kadar süren toplantısından sonra 226 oyla kabul edildi.”

CHP’li üyeler ve bağımsız bakanlar arasında tartışma konusu olan motor ve aktarma organları ile ilgili bölüm planda şu şekilde yer aldı: “Motor ve aktarma organları konusunda üretimin yurtiçinde karşılanması, çeşitlerin sınırlı kalması ve kamu öncülüğünde gerçekleştirilmesi ilkedir.”

* Yukarıdaki “ifadeler” aslında bugünü düşününce ne kadar acı!

Bu satırlarda Türkiye’de “12 Eylül öncesi rant ekonomisine geçilmeden” yapılmaya çalışan hamlelerin son damlasını görebiliriz... O günlerden, üretimi bırakın, bugünlere... Maliye bakanı bile “İngiliz vatandaşı” olan güzel ülkeme!

* Dördüncü planın ihtiyaç duyduğu kaynaklar, mütevazı sınırlar içinde, o günün şartlarında karşılanabilir miydi? En kritik soru bu.

Eğer Türkiye üzerine oynanan oyunun doğası değişmeseydi kaynaklar karşılanabilirdi.

Ama “güçlü Türkiye” projesinden korkanlar için asıl tehlike de “buradaydı”!

Yerli “üretimin” yerli “kaynaklar” ile şaha kalkması!

* Neden karşılanmadı? Verilecek en güzel cevap: Neden askeri darbe oldu? Neden ortam aşırı bozuk uçlara kaydı? Neden “küresel güçler” özellikle bağlı olduğumuz uluslararası kuruluşlar, askeri darbenin oluşmasını sağlayabilecek ortamın gelişmesini engelleyici adımları atmadılar? Hatta belki de teşvik ettiler...



* 1980 öncesi “gelişen Türkiye tehlikesine” karşı Dünya Bankası “gelişemezsiniz” cümlesini “kibarca” sakladığı bir rapor yazdı!   Görünürde “bizim için hep iyi şeyler” isteniyordu!

* Dünya Bankası’nın ortaya attığı planın özü neydi?

Sanayileşme yerine, sanayileşmesini tamamlayamamış bir ülkenin serbest bir şekilde dış ticarete açılması, yani pazar olması önerildi.

Bu planla başlayan 12 Eylül’le perçinlenen, ANAP tarafından tamamlanan dönemde, her konuda teknik ve temel yapısı tamamlanmamış Türkiye, vahşi kapitalizmin kollarına bırakıldı, en azından ilk adımlar atıldı.

En güzel örnek 1978 sonrası başlayan süreçte 1989 yılında yapılan düzenlemeler ile Türk para ve sermaye piyasalarının tamamen yabancı hamlelere açık hale getirilmesi sonucunda  “1994-2001-2007 arasında sermaye piyasası spekülasyonu tabanı üzerinde” yükselen krizler ve sonrası siyasi şekillendirmeler ortaya çıktı...



* 2001 krizi ile “Kemal Derviş” son parçaları da yerine taktı ve Türkiye 1978 Dünya Bankası raporu ile ortaya konan senaryo gereği “sıcak para” döngüsü üzerine tam olarak oturdu!

Üretim “unutuldu” ve 4. Kalkınma Planı ile “ortaya çıkan gelişmemiz-üretmemiz” tehlikesi tam olarak yok edildi!

Sevgili dostlar, bana göre durum bu kadar “açık” ve “net”!

Sevgili gençlerimize bunları anlatalım! Türkiye “hep böyle” değildi. Ve şuna inansınlar, inanalım; hep böyle kalmayacak!




Erkan ÇONGAR 06-02-2013 23:46:23

Adeta AKP kadrolarının aile vakfı haline dönüşen  Ensar Vakfı  Milli  Eğitimi yönlendiriyor

 

BİR BAŞKA BEREKETLİ VAKIF !

 

28 Kasım 2012 / Işık Kansu

 

Uğur Mumcu,  1987'deki  "Rabıta"  adlı  çalışmasında, Bereket Vakfını kuranlardan söz ederken Abdullah Sertten de söz eder.

Yıllar sonra AKPden Maliye Bakanı olacak  Kemal Unakıtan ve Al Barakacılarla birlikte Bereket Vakfının kurucusu olan Abdullah Sert, 1979da bir grup isimle birlikte bu kez Ensar Vakfını kurmuştur.   

Bu isimlerin arasında bugün AKPden İstanbul Anakent Belediye Başkanı olan Kadir Topbaş da vardır.

Ensar Vakfı kurucularından bir başka isim de Ahmet Şişmandır.

2011 Temmuz ayında vefat eden Ahmet Şişmanın cenaze törenine Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da katılmışlar ve bizzat tabutunu taşımışlardır.

 

Bir dönem, AKPli siyasi kadroları içinde barındıran çatı örgütü olan Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfının başkanlığını da üstlenen Ahmet Şişman, aynı zamanda 1990lı yılların ortasında yayımlanan Bilgi ve Hikmet dergisinin sahipliğini de yapmıştır.

İslamcı yazar Ali Bulaçın genel yayın yönetmeni ve sorumlu yazıişleri müdürü, AKP milletvekili Başbakan Recep Tayyip Erdoğana uzun süre danışmanlık yapan Ömer Çelikin Ankara sorumluluğunu üstlendiği o Bilgi ve Hikmet dergisi,   AKP iktidara gelince Başbakanlık Müsteşarlığı, daha sonra Çalışma Bakanlığı yapan, bugün de Milli Eğitim Bakanlığı makamında oturan Ömer Dinçerin, 1995te Sivasta yaptığı bir konferans metnini 12. sayısında makale olarak yayımlamıştır . 

21. yüzyıla girerken dünya ve Türkiye gündeminde İslam”  başlığını taşıyan o makalede Ömer Dinçer   Türkiye Cumhuriyetinin başlangıçta ortaya koyduğu bütün temel ilkelerin, laiklik, cumhuriyet, milliyetçilik gibi birçok temel ilkenin yerini daha çok katılımcı, daha ademi merkezi, daha Müslüman bir yapıya devretmesi zorunluluğu ve artık bunun zamanının geldiği düşüncesini taşıyorum."  ifadesini kullanıyor.

 

 

Adım adım 4+4+4  Sistemine

 

İlahi rehberlik

Ömer Dinçerin, yardımcı doçent olduğu dönemde Türkçeye çevirdiği ve 1988de yayımlanan bir kitaptan da bugünkü gelişmeler açısından söz etmek gerekiyor.

İslam Ekonomisinin Temel Meseleleri  adlı bu kitabın yazarı Pakistanlı Muhammed Ekrem Han.  

Ömer Dinçerin çevirisiyle kitaptan bir bölümü okuyalım:

Sosyal gerçeklerin farkına varılmasıyla, İslam geçerli hale gelecek ve problemlere İslami çerçeve içinde çözümler getirilebilecektir. Bu yönde gelişme kaydedebilmek için alan çalışmasına dayalı araştırma ve tezler yapılmalıdır. Bu araştırma ve tezler, öğrencileri İslam ile gerçek hayat arasındaki ilgiyi kurabilecek metodolojiyle yetiştirmeyi amaç edinmelidir. Üniversitedeki öğretim üyeleri de bu yönde araştırma projeleri hazırlamalıdır.

Bu tür bir eğitim tarzının, gerçek hayat şartlarının farkında olan ve problemlere ilahi rehberliğin ışığında çözümler arayan öğrenci neslini yetiştireceğine inanıyorum.

Böylece bilginin İslamlaştırılması hareketi, günümüz laik toplumlarından İslam toplumuna geçiş için bir araç olacaktır.

Bugüne kadar değişim süreci, çoğunlukla politik bir süreç olarak algılanmıştır. Sonuçta, İslamlaşma süreci sadece politik bir süreç olarak kabul edilse bile Müslüman gruplar faydalı kanunlar hazırlayabilirler. Ancak gerçek hayat şartlarının farkında olan ve bu hayatla ilgili problemleri çözme kapasitesi ve kabiliyetine sahip liderliği oluşturamazlar.

Politik sürecin önemi inkâr edilemez, ama tüm bilginin İslamlaştırılması hareketi, politik alanda da gerçek lider tipini yetiştirmeye yardımcı olacaktır.

 

Dinçerin geçmişteki rejimin yeniden tanzim edilmesi ve tüm bilginin İslamlaştırılmasına yönelik çabalarının, büyük bir bölümünü Milli Eğitim Bakanı olduktan sonra yaşama geçirdiğinin altını çizmek gerekiyor.

 

 

İlim Yayma’ya kutlama

 

 

 

 

Eğitim-İş Sendikası, geçen aylarda AKPnin son çıkardığı dört dörtlük medrese yasası ile ilgili bir rapor hazırlamış, İmam Hatipliler Derneği gibi, Ensar Vakfı gibi kimi örgütlerin imam-hatip ortaokullarının sayısının artırılması ve kentlerin en iyi yerlerinde okullarla yer değiştirilmesi için valilik ve il milli eğitim müdürlükleriyle toplantılar yaptığını da duyurmuştu.

 

Bir hatırlatma daha

19 Mayısı kısıtlayan genelgesini durduran Danıştayın kararını hukuki bir garabet”  olarak nitelendiren Ömer  Dinçerin başında bulunduğu Milli Eğitim Bakanlığına bağlı okullarda Ensar Vakfının düzenlediği toplantılara çağrılar yapılırken 29 Ekim 2011de Cumhuriyet Bayramı törenleri Van depremi bahane edilerek iptal edilmiştir.

Ama aynı Milli Eğitim Bakanlığından sorumlu Dinçer, Uğur Mumcunun  Rabıta kitabında sıkça sözü edilen İlim Yayma Cemiyeti’nin 60. yılını kutlama törenlerine katılmayı görev bilir. 

Bir konuşma yapar ve İlim Yayma Cemiyetine teşekkür eder. Çünkü İlim Yayma Cemiyeti, Ensar Vakfı gibi Milli Eğitim Bakanlığı ile birlikte çalışmaktadır artık:

Eğitim alanlarındaki çalışmalarımızda maddi ve manevi desteklerinden büyük güç aldığımız 100den fazla imam hatip lisesini MEBe kazandıran İlim Yayma Cemiyetine bugünün Milli Eğitim Bakanı olarak şu üç alandaki katkıları için teşekkürlerimi borç biliyorum.

İlköğretim, ortaöğretim, din kültürü ahlak bilgisi ile imam hatip liselerinin yenilenen müfredat programları ve yeni hazırlanan kitapların tanıtımı, İlim Yayma Cemiyetinin katkılarıyla 81 ilde, 25 bin öğretmene 21 öğretim üyesi tarafından yapıldı. Cemiyetin yurdumuzun pek çok yerinde inşaat halinde bulunan imam hatip okul binası, pansiyon ve spor salonlarının tamamlanmasında çok değerli destekleri oluyor. İlim Yayma Cemiyetimizin 60. yılını bu duygularla kutluyor, daha nice 10 yıllar yapmış olduğu değerli hizmetlere yeni halkalar eklemesini diliyorum.’’

 

 

AKPNİN AİLE VAKFI

 

Bir diğer konu:  Ömer  Dinçerin sorumluluğu altındaki Milli Eğitim Bakanlığı Din Öğretim Genel Müdürü İrfan Aycan, imam hatip lisesi müdürlüklerine birer yazı göndererek, Değerler Eğitimi Merkezi tarafından yapılacak   İmam Hatip Liselerinde Arapça Öğretimi Sempozyumuna katılımın sağlanması çağrısında bulunur.

Sempozyumu düzenleyecek olan Değerler Eğitim Merkezi, Ömer Dinçerin kurucular kurulu üyesi olduğu Ensar Vakfının oluşturduğu bir merkezdir.

Ensar Vakfının şu andaki Başkanı İsmail Cenk Dilberoğlu, aynı zamanda İstanbul İl Genel Meclisinin AKPli üyelerindendir.

Ensar Vakfının başkan yardımcılarından Mehmet Sarımermer, Cumhurbaşkanı Abdullah Gülün damadıdır.

Bir diğer Genel Başkan Yardımcısı Hasan Can, AKPli Ümraniye Belediye Başkanıdır.

Vakfın Sekreteri İbrahim Bacacı, Gülün damadı Mehmet Sarımermerin Fenn Bilgi Teknolojileri Sanayi ve Ticaret şirketinden ortağıdır.

Ensar Vakfı Mütevelli Heyeti üyeleri arasında AKPli Zeytinburnu Belediye Başkanı Murat Aydın, AKP İstanbul Milletvekili Feyzullah Kıyıklık da bulunmaktadır.

Bir başka heyet üyesi de, AKPli Bahçelievler Belediye Başkanı Osman Develioğlunun oğlu Ziya Develioğludur.

Ömer  Dinçerin oğlu ve aynı zamanda Enerji Bakanı Taner Yıldızın damadı olan Asım Dinçer de vakfın bugünkü mütevelli heyetinde üyedir.

 

Anlayacağınız, Ensar Vakfı bugün adeta AKPnin bir aile kuruluşudur...

 

 

Türkiye Üzerindeki Rabıta  Gögesi  /  Işık Kansu / 28 Kasım 2012

Cumhuriyet

 

 




Erkan ÇONGAR 20-02-2013 18:21:17

Doğu’ya daha çok yatırım istiyoruz

(İyi de... Eskileri neden sattık veya kapattık?)

 

 

14 Aralık 2012 / Güngör Uras

 

Milliyet’in İzmir’de yapılan “Geleceğe Yatırım Türkiye’ye Yatırım” toplantısında bir konuşma yapan Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, ”Kim derdi ki, Hakkari’de, Şırnak’ta, Bingöl’de havaalanı olacak. Ama artık var. Bunları yaptık hem de terör örgütü PKK’nın şantiyelere, iş makinelerine saldırdığı, tahrip ettiği, halkı tehdit ettiği koşullarda yaptık. İnanıyorum ki, Güneydoğu’ya yatırımlar arttıkça ve bunlar günlük yaşama yansıdıkça PKK eskisi kadar rahat olamayacak, alan bulamayacaktır” dedi.

Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, teşvik uygulamasında 6. bölge diye tanımlanan Doğu‘da yeni yatırımların önünün açılması bölgenin üretim ve ihracat üssü haline getirilmesi için büyük çaba gösteriyor.


İyi de, bir taraftan yapmaya çalışıyoruz, öbür tarafta yıkılmasına seyirci kalıyoruz.

Doğu’ya daha çok yatırım yapılsın istiyoruz... Bu yeni bir istek değil... 1960’lı yıllardan itibaren DPT‘de çalışan plancılar (Ben de onlardan biriyim, karım da...)   Doğu’da yol, su, elektrik, okul gibi alt yatırımlarının tamamlanmasına kaynak ayırdılar.

Doğu’nun hayvancılık , tarım potansiyelinin geliştirilmesine dönük kamu ağırlıklı yatırımların gerçekleştirilmesini sağladılar.



Yap, sat, kapat  
 

Hayvancılığın geliştirilmesi için Et-Balık Kurumu, Süt Endüstrisi Kurumu, Zirai Donatım Kurumu Doğu’da teşkilatlandırıldı.

Şeker Şirketi, TEKEL, TMO gibi kuruluşların desteği ile tarımsal üretim yaygınlaştırıldı.

Başta Sümerbank olmak üzere KİT’ler tarafından değişik üretim tesisleri kuruldu.

Sonra ne oldu?  Özelleştirme furyasında bütün bu çabaların üzerine bir çizik atıldı.  


Mehmet Akkaya, planlı dönemde Doğu’da yapılan yatırımlar ile Doğu’da hayvancılık, hayvan ürünleri ve tarım konusunda sağlanan gelişmelerin özelleştirme rüzgarı ile nasıl yok edildiğini anlatan bir liste hazırlamış.  


Mehmet Akkaya diyor ki,
 

* Pancar ve tütün kotalarıyla on binlerce köylü, gelir getiren ürünleri üretemez oldu. Pancar üreticisi sayısı 1997’de 450 bin iken 2010’da 196 bine düşürüldü.


* 2003’te 334 bin tütün üreticisi vardı. Tütün kotaları sonucu 80 bine düştü. Güneydoğu’da 66 bin, Doğu’da ise, 2 bine yakın aile tütün ekemez oldu.  


* TEKEL’in Bitlis ve Malatya sigara fabrikaları satıldı, kapatıldı.

Adıyaman, Besni, Kahta, Malatya, Batman, Bekirhan, Besiri, Kozluk, Kurtalan, Sason, Bitlis, Buldan, Kale, Diyarbakır, Silvan, Bismil, Muş Yaprak Tütün İşletmeleri ve... Diyarbakır, Elazığ, Erzurum, Gaziantep, Kars, Malatya, Sivas, Van Tütün Pazarlama ve Dağıtım Başmüdürlükleri kapatıldı.

 



Giden geri gelmiyor


* Sivas, Kars, Adıyaman, Elazığ, Göksun, Kızıltepe, Erzurum, Siirt, Diyarbakır, Tunceli, Tatvan, Van, Hilvan ve Muş yem fabrikaları satıldı, kapatıldı.  


* Erzincan, Erzurum, Siverek, Yüksekova, Muş, Adilcevaz, Sivas, Elazığ, Diyarbakır, Adıyaman, Malatya  Süt Endüstrisi  İşletmeleri satıldı, kapatıldı...   


* Malatya, Kars, Elazığ, Şanlıurfa, Gaziantep, Tatvan ve Ağrı et kombinaları satıldı, kapatıldı.   


* Köyteks’in Erzincan, Siirt ve Diyarbakır hazır giyim fabrikaları satıldı, kapatıldı.   


* Sümerbank’ın Erzincan, Şanlıurfa, Diyarbakır, Sarıkamış, Adıyaman, Erhaz, Sihaz ve Sarıkamış İşletmeleri ve  Hakkari mağazaları satıldı, kapatıldı.   


* Elazığ, Van, Kars, Kurtalan, Gaziantep, Şanlıurfa, Aşkale, Adıyaman, Ergani Çimento Fabrikaları satıldı.  
 

* Etibank’ın Elazığ Sodyum Bikromat İşletmesi satıldı.   


* Zirai Donatım Kurumu’nun Diyarbakır, Muş, Erzurum, K. Maraş İşletmeleri ve Şanlıurfa Sosyal Tesisi satıldı.  

 


Mehmet Akkaya’nın tespit edebildikleri bunlar. Sayın okuyucularım, yatırım hele hele Doğu’da yatırım bir günde yapılmıyor.

Hayvancılık ve tarım yapan köylünün, işini yapamaz, malını satamaz hale gelmesinden sonra sil baştan hayvancılığa ve tarımsal üretime başlaması kolay değil.

Olan oldu. Geriye dönmek imkansız ama... Durum tespitinde, yanlışlarımızı bilmekte yarar var.

 

 

 

 

Güngör Uras

14 Aralık 2012

Milliyet




Erkan ÇONGAR 03-04-2013 15:09:02

Mehmet Âkif'i Şaşırtacak Benzerlik

 

 

 

 




Milli şair Mehmet Âkif'e soruyorlar, “Tarih tekerrür eder mi?”

Şair şöyle yanıt veriyor:

“Hiç ibret alınsa tekerrür eder mi?”

 

 

 

 

 

Mehmet Âkif bugün hayatta olsaydı, son yıllarda yaşadığımız olaylar hakkında ne düşünürdü?

Ergenekon soruşturması, darbe iddiaları, ıslak imza, kozmik oda, Balyoz planları, EMASYA tartışmaları vs...

 

 

Şair kuşkusuz derdi ki,

“Ama biz bunların benzerini aynen yaşadık.”

Nasıl mı?

Okuyacağınız bugün yaşadıklarınızdır...



 

 

*

 

 

 

 

 

KAFAMIZI Türkiye topraklarına sokarak olan biteni anlamamız zor.


Dünyaya bakacağız; bir yaprak kımıldasa, bunun rüzgârının Türkiye'ye etkisini analiz etmeye çalışacağız.

İşte o zaman çok karışık gibi gelen meselelerin ne kadar basit sebepleri olduğunu kavrayabiliriz.


Gelin, Mehmet Âkif'in yaşadığı 20'nci yüzyıl başına gidelim.

Tarihin tekerrür edip etmediğine bir bakalım.

 

 

 

 

 

 

 


Biliyoruz ki büyük emperyal güçler arasındaki yeni sömürge pazarlarını kapma mücadelesi, Birinci Paylaşım Savaşı'na/Birinci Dünya Savaşı'na neden oldu.


Osmanlı bu savaştan yenik çıktı.http://preview.hurriyet.com.tr/preview/image.aspx?picid=9800975


Galiplerin arasında en güçlü olan İngilizlerdi.


İngilizler, Mezopotamya, Suriye ve Arabistan'ı Osmanlı'dan koparıp almak istiyordu. Kurmayı planladıkları kukla devletler arasında Ermenistan ve Kürdistan da vardı.

 


Osmanlı idari yapısını, milliyet esasına göre parçalayıp federatif hale getirmeyi planladılar.


Siyasi emellerinin yanında İngilizlerin, iktisadi amaçları da vardı.

 

Birinci Dünya Savaşı başında Osmanlı'nın tek yanlı olarak kaldırdığı kapitülasyonları yeniden uygulamak istiyorlardı.

 


Osmanlı maliyesini tümüyle Düyun-u Umumiye'nin(Genel Borçlar İdaresi) denetimine vermek amacındaydılar.

 


İngilizler biliyordu ki, Osmanlı siyasi yaşamında İttihatçılarla birlikte ordunun da büyük etkisi vardı.

 

Ordunun siyasal düşüncesi belliydi; milliciydi.

 

O halde tüm bunları yapabilmeleri için ordudaki ulusçu/milliyetçi komutanların tasfiyesi gerekiyordu.

 

 

 


Önce bir kurnazlık yaptılar:
Bir süre İttihat ve Terakki Hükümeti'yle çalıştılar.

Ağır şartları onlara kabul ettirip, nüfuzlarını kırıp, bir daha iktidar olma olanağını ortadan kaldırmak için!


Tam başarılı olamadılar.


İçinde İttihatçıların bulunduğu İzzet Paşa Hükümeti'ne ağır şartları kabul ettiremediler; ancak bazı tavizler koparabildiler.


Bunlardan en önemlisi Mondros Ateşkes Antlaşması'ydı.

İngilizler, savaşta Hamidiye zırhlısıyla olağanüstü başarılar kazanan Rauf (Orbay) Bey'in imzaya gelmesini özellikle istediler. Başarılı komutanları halkın gözünden düşürmek istiyorlardı. Sonra tutuklayacaklar, sürgüne göndereceklerdi. Hepsini adım adım yapacaklardı...

 

 

 

 

 

 

 

 

Darbe iddiasıyla başlayan tutuklamalar

 

 

 

İngilizler, İttihatçıları kolay kullanamayacağını anlayınca, sertleşme politikası güttüler.

 

Bunda İttihatçılara kin duyan Sultan Vahdettin'in de etkisi vardı.

 


Sultan Vahdettin, İngilizlerin tertiplediği gerici 31 Mart (1909) olayının hazırlayıcılarından Derviş Vahdeti'nin kurduğu İttihat-ı Muhammedi Cemiyeti'nin üyesiydi.

 

Bir dönem perde arkasındaki ilişki artık açıkça ortadaydı.

 

Padişah Vahdettin, İngilizlerin desteğiyle iktidarını güçlendireceğini ve düşman gördüğü ulusalcılardan tamamen kurtulacağını düşünüyordu.

 


Bu nedenle İngilizleri de arkasına alarak İttihatçı hükümeti yıkıp, Tevfik Paşa Hükümeti'ni kurdurdu.

 

http://preview.hurriyet.com.tr/preview/image.aspx?picid=9800977


Şimdi sıra İttihatçıların cezaevlerine tıkılmasındaydı.

 


İngiliz ve Saray ittifakının elinde önemli bir gerekçe vardı: Savaş dönemindeki Ermeni ve Rum tehcirleri.

 


Tehcir kararının altında imzası olan-olmayan tüm İttihatçılar cezalandırılmalıydı.

2500 kişilik bir tutuklama listesi hazırlandı.

 

 

 


Ama önce...


Meclis feshedildi.

Basına sansür getirildi.

Harp divanı kuruldu.

 


Ve ardından gözaltılar, tutuklamalar başladı.

Bunlar kısa sürede “cadı avına” dönüştü.

 


Yeniden kurulan liberal-dinci ittifak partisi Hürriyet ve İtilaf, daha çok kişiyi tutuklamadığı için hükümeti uyuşuklukla itham eden bildiri yayınladı.


Bu partinin yayın organı Peyam, Sabah ve Alemdar gazeteleri, daha çok İttihatçının tutuklanması için var gücüyle çalıştı.

 

Sürekli hedef gösterdiler; İttihat ve Terakki'nin hemen kapatılmasını; partinin ileri gelenlerinin hemen tutuklanmasını istiyorlardı.

 

 


Tehcire izin veren Diyarbakır Valisi Dr. Reşid'in cezaevinden kaçması bu çevreleri daha da saldırganlaştırdı. Yaptıkları mitingle bu kaçışı protesto ettiler.


Sonunda bu kaçışla ilgili inanılmaz bir iddiayı ortaya attılar:


İttihatçılar darbe yapacak!

 

 

 


Vahdettin'in has paşası Ömer Yaver Paşa, İstanbul'daki İngiliz Yarbay Murphy'ye giderek, darbe olacağını, aman İstanbul'dan ayrılmamalarını rica etti. Murphy, Osmanlı paşasını gülerek dinledi.

Zavallı Yaver Paşa bilmiyordu ki, bu iddianın ortaya atılmasını sağlayanlar İngilizlerdi.

 

 

 

 

 


Darbe iddiaları üzerine yeni bir tutuklama dalgası başladı; 30 kişi daha sorgusuz sualsiz cezaevine konuldu.


Milli Kongre'nin başkanı Dr. Esat (Işık) gibi saygın ulusalcılar gece yarıları pijamaları, terlikleriyle evlerinden alındılar.

 


İttihat ve Terakki'nin tüm mallarına el konuldu.


Sonra sıra subaylara geldi.


İngilizler savaş tutsaklarına eziyet ettikleri iddiasıyla 23 subayın hemen tutuklanmasını istedi.

 


Ordunun önde gelen isimleri tutuklanınca, İngilizler bu kez bazı kurumların “darbeyi planladıklarını” gündeme getirdi.


Bunların başında Enver Paşa'nın kurdurduğu istihbarat örgütü Müsellah Müdafaa-i Milliye vardı.

 

 

Savaş döneminde İngilizlere zorluklar yaşatan Osmanlı istihbarat örgütü küçültülüp etkisizleştirilerek Harbiye Nezareti'ne bağlandı.


Osmanlı'nın deniz kuvvetlerini güçlendirmek için kurulan Donanma Cemiyetleri Bahriye Nezaretleri'ne bağlandı.


Jandarma, ordudan koparılarak Dahiliye Nazırlığı çatısı altına sokuldu.


İleride tehlikeli olacağı düşünülen genç mektepli subayların rütbeleri indirildi. Amaç, istifaya zorlamaktı.


İttihatçılar döneminde emekli edilen alaylı subaylar tekrar orduya alındı.Etkin görevlere getirildi.

Emekli askerlerin kurduğu Nigehban Cemiyeti, basına verdikleri demeçlerde mektepli subaylara ağır hakaretler ettiler. Hukuk-u Beşer Gazetesi mektepli subaylar için “Haydut Başları” başlığını bile atacak kadar ileri gitti.

 

 


İngilizler, Tetkik-i Hesabat ve Seyyiat Komisyonu kurdurarak, Harbiye Nezareti'nin kozmik odalarına girip tüm belgelerini didik didik ettirdi.

 


Amaçları belliydi, orduyu küçültmek, halk üzerindeki etkinliğini kırmak.

 


Orduyu sadece iç güvenlik örgütü olarak polis, jandarma ve muhafız kıtaları seviyesine getirmek istiyorlardı.

 


Bu arada İngilizler ile Fransızlar arasında Jandarma'nın yönetimi kimin kontrolünde olacak tartışması çıktı.

 


İnanması güç ama Saray'ın bırakın bunlara karşı çıkmasını, Vahdettin ve Damat Ferid Paşa ikilisi, ordu komutasını İngiliz subaylarına verme talebinde bile bulundular. İngilizler reddetti.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Güvenilir başsavcı aranıyor

 

Dönemin partisi Hürriyet ve İtilaf idi.


Ülkenin dört köşesinde şubeler açan bu liberal-dinci ittifak partisi, artık hükümet olmak istiyordu.

Ve nihayet, 4 Mart 1919'da Damat Ferid Paşa başkanlığında hükümeti kurdular.http://preview.hurriyet.com.tr/preview/image.aspx?picid=9800978


Bu hükümete, İngiliz ajanı Hüseyin Hilmi'nin gazeteci dostlarıyla kurduğu Sosyalist Fırka da destek verdi!

 

 


Damat Ferid Paşa hükümetinin ilk yaptığı icraat, ulusalcıları yargılayan Divan-ı Harp mensuplarına yüksek maaş ödemek oldu.

 

 


Bu arada Divan-ı Harp'in üyeleri sürekli değişti. Damat Ferid Paşa, Takvim-i Vekayi Gazetesi'ne “güvenilir bir başsavcı bulmakta zorlandıklarını” açıkladı.

 

 


Yeni hükümetle birlikte yandaş medyadaki “Tutuklayın”, “Kapatın”, “Neden cezalandırmıyorsunuz” yayınlarında artış oldu.

 


Alemdar gibi yandaş gazeteler, “Sehbalar bile bu adamlara layık değildir; kafalarının koparılması gerekir” diye yazdı.


Liberal gazeteciler, Alemdar'da Refii Cevat (Ulunay), Peyam'da Ali Kemal “daha ziyade şiddet” diye makaleler kaleme aldılar. “Bu adamlar için ölümden daha hafif ceza aklımıza gelmiyor” diye yazdılar.

 

 


Kamuoyu oluşturulduktan sonra istekleri yerine getirildi.


Ermeni tehcirinde kusurlu bulunan Yozgat Mutasarrıf Vekili Kemal Bey idam edildi.


Fakat umulmadık bir olay gerçekleşti; yandaş medyanın “cani” olarak gösterdiği Kemal Bey'in cenazesine on binler katıldı.


Hükümet cenazeye gidenler hakkında soruşturma açtı, içlerinde toplumun çeşitli katmanlarından doktor, tıp öğrencisi, subay, imam, tekke şeyhinin de olduğu bazı kişiler tutuklandı.

Üsküdar mevki kumandanı cenaze törenini dağıtmadığı için görevinden azledildi.

 

 

 

 

 

 

 

Eski defterler açılıyor

İngilizler gündemi hep sıcak tuttu. Tehcir ve darbe iddiaları gündemden düşünce hemen yenisi bulundu; “eski defterler” açıldı. Örneğin, intihar eden veliaht Yusuf İzzeddin Efendi'yi Enver Paşa'nın öldürttüğü iddia edildi! Adliye Nazırı Sıtkı Bey hemen soruşturma açtırdı.


Bu olay sıcaklığını kaybedince hemen yeni bir gündem yaratıldı:
Sultan II. Abdülhamid tahtan indirildiğinde, içinde 1 milyon liralık mücevher bulunan çanta kaybolmuştu. Çantanın peşine düşüldü.http://preview.hurriyet.com.tr/preview/image.aspx?picid=9800980
Ayrıca Yıldız Sarayı'nı kimlerin yağma ettiği konusunda spekülasyonlar yapılmaya başlandı.

 

 

 

 


Partiler, gazeteler bu suni gündemlerle oyalanırken, İngilizler emellerini tek tek gerçekleştirdi.

 

Kapitülasyonları yeniden uygulamaya koydu.

 

Osmanlı maliyesini tümüyle Düyun-u Umumiye'nin denetimine verdi.

 


İttihatçıların yerli sermaye oluşturmak için kurdurduğu milli şirketlerin bazılarını tasfiye etti; bazılarının müdürlüklerine liberal isimleri getirdi.

 


Levant Limited gibi şirketler kurdular; Vickers, Metropolitan Carriage, British Trade Corparation gibi şirketleriyle Osmanlı pazarına daldılar.

 

Şirketlerde Türkçe kullanma zorunluluğunu kaldırdılar.


Türk bankalarına İngiliz denetçi gönderdiler.

 

Denetleme işi bitinceye kadar bankaları kapattılar.

 

Türk Milli Bankası'nı ele geçirdiler.

 

Kendileri yeni bankalar kurdular.

 


Hıristiyanlara ait “emval-i metruke” sayılarak satılan mallar gibi birçok konu gündeme getirildi.

 


Sultan Vahdettin o aralar Toros Tüneli'ne kafayı takmıştı. Tüneli yapmak için anlaşma yaptığı Alman ve Avusturyalılar kaçmıştı; “Ah İngilizler şu tüneli bir yapsa” diyordu. Tünel yapılıp bitirilince ne olacaksa?

 

 

 

 


Diğer yanda...


Osmanlı münevverleri olan biteni seyrediyordu; şaşkındı. Kurtuluş “reçeteleri” arıyordu. Çoğu bağımsızlığın Batı eliyle gerçekleşeceğine inanıyordu!

 


Kimi ABD'nin sömürgeci olmadığına inanıp, Wilson Prensipleri Cemiyeti'ni kurdu.


Kimi kurtuluşu İngilizlerin Osmanlı yönetimine el koymasında görüp İngiliz Muhipleri Cemiyeti'ne girdi.


Halkına güvenen münevver sayısı parmakla sayılacak kadar azdı...


Tüm bunlar olurken İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar ve Yunanlılar Osmanlı topraklarını işgal etti.

 

 

 

 

 

 


Taktik hep aynıydı:


İngiliz basını, İzmir ve çevresinin uyduları Yunanistan tarafından ilhak edilmesi için yoğun bir “Barbar Türk” kampanyasına başladı.

Bu yayınlara göre Türkler, Rumları yok etmek için gizli planlar yapıyordu!


Ve hep ekliyorlardı: “Zaten bu barbar Türkler Ermenileri de katlettiler!” Bu gerekçe Batı basınının en etkili propaganda silahıydı.


Sonra Yunanlılar İzmir'e çıktı.


Batı basını yine Türkleri suçladı: “Türkler inatçı bir direnme gösterdi!”


Peki İzmir işgali konusunda yandaş medya ne yazdı: “İngilizleri İstiyoruz.”


Bu başlığı Alemdar Gazetesi başyazarı Refii Cevat attı. Osmanlı'yı her türlü beladan kurtaran İngilizlerin, bu işgalden de İzmir'i kurtaracağına inanıyordu!


Teali-i İslam Cemiyeti ise işgalin hemen sonrasına rastlayan ramazan ayında, bazı memurların oruç yediğine, kimi kadınların tesettüre uymadığına dikkat çekip zabıtaların daha uyanık olmasını istedi.

 


Saray ile Hükümet ise Paris Konferansı'na hangi bakanların gidip gitmeyeceği tartışmasını yaptı.

 


Bu arada bir “anket” yayınlandı ve Müslüman halkın yüzde 60'ının İngiliz yönetimini istedikleri ortaya çıktı!

 

 

 

 

 

 


Memnun olmayan birileri vardı: Mustafa Kemal ve bir avuç arkadaşı.


Samsun'a çıktılar.


Onu kısa bir süre sonra Mehmet Âkif gibi yurtseverler takip etti.

 

 


Şimdi Mehmet Âkif hayatta olsaydı ve Türkiye'nin yaşadığı son yıllardaki olayları görseydi ne söylerdi acaba?


“Hiç ders alınsa tarih tekerrür eder mi?”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Soner Yalçın

7 Şubat 2010

Hürriyet




Erkan ÇONGAR 03-04-2013 18:42:55

Oluşumun benzeri İngiliz işgali sırasında kurulmuş

 

Damat Ferit Modeli

 

haber Bahadır Selim Dilek  / 3 Nisan 2013

 Akil insanlar komisyonunun ilk örneğinin 1919’da İngilizlerin işgali konusunda halkı ikna etmek için Heyet-i Nasiha” adıyla kurulduğu ortaya çıktı.

 

Uluslararası Hukuk Uzmanı Prof. Dr. Hüseyin Pazarcı, İngilizler İstanbul’u işgal edince, o dönemin sadrazamı, Heyet-i Nasiha diye böyle ikna grubu pozisyonunda kurulmuş” dedi.

Pazarcı, İngilizlerin İstanbulu işgali konusunda halkı ikna etmek için dönemin sadrazamının Heyet-i Nasiha kurulması talimatı verdiğini belirtti ve İngiliz subaylarının da katılmasını istediler. Ama buna İngilizlerevetdemiyorlar. Böyle ikna grubu pozisyonunda kurulmuş. Bugünkü yaklaşım o çerçevede görünüyor bana dedi.

Pazarcı, yakın tarihte akil insanlar komisyonu olarak ikinci örneğini de 1997’de, Türkiye ile Yunanistan arasında kurulmuş olduğunu belirtti “Ama çalışamadılar, bir araya dahi gelemedilerdedi.

 

Yedişer kişiydi

Sadrazam Damat Ferit Paşanın talimatıyla kurulan Heyet-i Nasihanın da bugünkü gibi yedişer kişiden oluşması kararlaştırılmıştı. Fikir babalığını ise İngiliz Muhipler Cemiyetinin kurucusu Sait Molla yapmıştı...

 

3 Nisan 2013

Cumhuriyet




Erkan ÇONGAR 10-04-2013 15:21:59

 
Özelleştirmeden ne kadar para kazandık?

Özelleştirmeden kazanılan para bütçe açığını kapattı mı?

 

 

 

26 Eylül 2012

 

 

1980’li yıllarda başlayan özelleştirme rüzgârı Türkiye’ye biraz geç uğrasa da, Cumhuriyetin değerleri bir bir üç paraya satılabildi(!)

Şöyle özelleştirmenin tarihine bir bakalım.

Tür­ki­ye özel­leş­tir­me ile ilk de­fa 1985 yı­lın­da ta­nış­tı.

Bu öyle bir tanışma ki; Cumhuriyetin değerleri babalar gibi(!) satıldı!

Özelleştirme başladıktan bu yana tam 28 yıl geç­ti.

Tür­ki­ye­’de 28 yıl­da tam tamına 43.5 mil­yar do­lar­lık değer babalar gibi satıldı!

Bu özel­leş­tir­me­le­rin yüz­de 78’i ya­ni 35.5 mil­yar do­lar­lık kıs­mı 2003-2012 dö­ne­min­de ya­ni AKP dö­ne­min­de ger­çek­leş­ti.

 

AKP hü­kü­me­ti, özel­leş­tir­me­de el­de et­tik­le­ri ba­şa­rı­yı her fır­sat­ta dil­len­di­ri­yor. Ancak nasıl bir başarı yakaladığını anlatamıyor. Bir yanda işsiz kalan vatandaşlar, bir yanda sözde özelleştirilen işletmeler kapatılarak, arsalarının değerlendirilmesi, öte yandan birkaç kez el değiştiren ve kar üzerine kar eden yandaşlar.

Bir örnekle bunu taçlandıralım.

Tekel’in içki bölümü : İlk önce 299 milyon dolara yandaşlara satıldı, sonra bir ABD şirketine 1 milyar dolara, alanlar tarafından satıldı. En sonunda ABD’li şirket, bir İngiliz şirketine 2 milyar dolar’a sattı.

İsterseniz bir de Petrol Ofisi örneği verelim. İlk alanın Aydın Doğan ve İş Bankasının olduğunu biliyoruz. Sonra Aydın Doğan tümünü aldı. Sonra o da sattı. Kime? Sanıyorum Avusturyalı bir şirkete!

 

Bu kadar özelleştirme yapıldı da ne oldu?

Pe­ki özel­leş­tir­me­den el­de edi­len bu ge­lir­ler ne­re­de?..


AKP ik­ti­da­rı ile ge­çen 9 yıl­da, ya­ni 2003-2011 dö­ne­min­de büt­çe top­lam ola­rak 225 mil­yar TL açık ver­di.

Ay­nı dö­nem­de özel­leş­tir­me­den 48.2 mil­yar TL ge­lir el­de edil­di.

Bu ge­lir­le­rin 38.9 mil­yar TL’­si Ha­zi­ne­’ye ak­ta­rı­lır­ken, ka­lan kıs­mı özel­leş­ti­ri­len ku­rum­la­ra iliş­kin borç ve­ya ser­ma­ye trans­fe­ri, iş­ten çı­ka­rı­lan per­so­ne­le iliş­kin öde­me­ler ola­rak har­can­dı.

So­nuç, özel­leş­tir­me ile büt­çe açı­ğı top­lam­da 263.6 mil­yar TL ol­ma­sı ge­re­kir­ken, 224.7 mil­yar TL’­ye ge­ri­le­di.

Ve bunun adı Ekonomik başarı oldu!

 

Kı­sa­ca­sı özel­leş­tir­me büt­çe açı­ğı­nı sa­de­ce yüz­de 14.8 kü­çült­tü.

Şimdilerde de bütçe açığı başa bela!

Onu da tüm ürünlere ortak zam yaparak tabana yayıyorlar!

 

Tür­ki­ye­’nin göz be­be­ği on­ca de­ğer­li iş­let­me, fab­ri­ka, te­sis sa­de­ce büt­çe açı­ğı­nın yüz­de 15 kü­çül­te­bil­mek için mi yok pa­ha­sı­na sa­tıl­dı?

Biraz daha az harcayıp, o bütçe açıklarını, satılan işletmelerden elde edilen karlarla kapatılamaz mıydı?

 

Tür­ki­ye­’de özel­leş­tir­me­nin ger­çek­leş­ti­ril­di­ği 28 yıl­da neler yapıldı bir bakalım;

- 36 ka­mu şir­ke­ti­nin yüz­de 50’den faz­la his­se­si sa­tıl­dı,
- 81 te­sis ya da iş­let­me var­lık dev­ri ile sa­tıl­dı,
- Özel­leş­ti­ri­len ku­rum­lar­da 27 bin 365 per­so­nel is­tih­dam edi­li­yor­du ve bun­lar­dan 10 bin 24 ki­şi­nin iş ak­di fes­he­dil­di ya­ni iş­siz kal­dı,
- Top­lam 43.5 mil­yar do­lar özel­leş­tir­me ger­çek­leş­ti­ril­di,
- 2003-2010 ara­sı dö­nem­de dün­ya­da en faz­la özel­leş­tir­me ger­çek­leş­ti­ren ikin­ci ül­ke ol­duk (bi­rin­ci Çin).
- Şu an­da özel­leş­tir­me­yi bek­le­yen 23 şir­ket (ço­ğun­lu­ğu his­se sa­tı­şı), Bo­ğa­zi­çi ve Fa­tih Sul­tan Meh­met köp­rü­le­ri­nin de dâhil ol­du­ğu 10 oto­yol ve köp­rü, 3 te­sis ve var­lık ile Mil­li Pi­yan­go var. Tabi Devlet Üretim Çiftlikleri ilerisi için kurtarıcı olarak bekliyor!

 

Mesut Karip

26 Eylül 2012

blogmilliyet.com.tr

 

 

 

 

 




Erkan ÇONGAR 11-04-2013 01:51:35

1976da Pakistandaki ‘Şeriat Kongresinde alınan tüm kararlar bugün Türkiyede uygulanır oldu!

TÜRKİYE ÜZERİNDE RABITA GÖLGESİ

 

 

26 Kasım 2012 / Işık Kansu

 

 

Uğur Mumcu, ilk baskısı 1987’de, yani bundan 25 yıl önce yapılmış olan kitabında, Rabıtanın Suudi Arabistan kökenli bir örgüt olduğunu ve bu örgütün temel amaçlarından birinin  Müslüman memleketlerin İslamcı kurallara göre yönetilmesini sağlamaya çalışmak”  olduğunu özenle vurgular ve Rabıta şöyle tanımlar:

“Dünyanın en güçlü İslamcı örgütü budur. Bundan daha güçlüsü, örgütlüsü ve zengini yoktur. 

Rabıtat al-Alam Al-İslami örgütünün (Rabıta) maddi kaynakları arasında Suudi-Amerikan ortak petrol şirketi olan Aramco’nun sağladığı fonlar da bulunmaktadır. Rabıta örgütünün maddi kaynakları hakkında hiç kimse bilgi vermez.”

 

 

Uğur Mumcunun 1980li yıllarda Rabıta(1987) çalışmasını nasıl oluşturduğunun tanıklarındanız. O dönemde Cumhuriyet Ankara Bürosunda muhabirdik.

Uğur Ağabey, biri 1980 öncesi Süleyman Demirelin, diğeri de 12 Eylül cuntası döneminde olmak üzere iki ayrı Bakanlar Kurulu kararı ile kimi devlet memuru olan din adamları ile imamların Suudi Arabistan kökenli Rabıta örgütünün parasıyla yurtdışına gönderilmesi ile ilgili haberi patlatır patlatmaz hepimiz hummalı bir çalışma içine girmiştik.

Uğur Ağabey, peş peşe ilintileri açıklarken, Ankara bürosundaki muhabirler olarak ona bize ulaşan belge ve bilgileri aktarıyor; bilgiler bir havuzda toplanıyordu. Uğur Ağabey, yararlı olanları ayıklıyor, seçiyor, kimi kaynaklara bir kez daha doğru olup olmadığı sorulması gerekenler konusunda uyarıyordu.

Uğur Mumcu ve Cumhuriyet, o dönemde toplumun içlerine doğru kök salan bir tarikat-ticaret-siyaset ağını isim isim, vakıf vakıf, şirket şirket, bağlantı bağlantı ortaya çıkarmıştı.

 

 

Uğur Mumcuya göre, Rabıta örgütünün kuruluşunda Türkiyeyi, Hilal dergisi sahibi Salih Özcan temsil eder, daha sonra Necmettin Erbakanın lideri olduğu Milli Selamet Partisinden (MSP) Şanlıurfa milletvekili seçilir, ardından da Faisal Finans Kurumunun kurucusu olur.

Rabıtat al-Alam al-İslami” (kısaca Rabıta) adlı şeriat örgütündeki ikinci Türk, Türk-Suudi Arabistan Dostluk Cemiyeti Başkanı Ahmet Gürkandır.

 

 

Uğur Mumcu "Rabıta"(1987) kitabında, bugün Türkiyeyi yönetmekte olan kadroların kökeni sayılan, Milli Görüş düşüncesi etrafında örgütlenen ve 12 Eylül 1980 darbesi sonrası kapatılmış olan Milli Selamet Partili Devlet Bakanı Hasan Aksayın Türkiye adına katıldığı Rabıta örgütünün 3-14 Mart 1976 tarihleri arasında Pakistanda toplananUluslararası Şeriat Kongresinden ve orada konuşulan konulardan söz eder.

Bütün Müslüman ülkelere, İslam şeriatını benimsemeleri ve şeriatı bütün kanunları ile ana kaynak ve temel kabul etmeleri için acele çağrıda bulunmak. Bütün Müslüman ülkelere, kutsal Kuranımızın dili olan Arapça öğrenimini ilerletmeleri ve statüsünü bütün Müslümanların cihanşümul lisanı seviyesine yüceltmeleri için çağrıda bulunmak.

 

 

 

Bugün

4+4+4'lük medrese yasası

 

12 Eylül 1980 darbesiyle birlikte  zorunlu din derslerinin anayasaya girişinden bu yana Türkiyede yaşanan tartışmaların, gelişmelerin hemen hemen özü bu kongre kararlarında var.

Özellikle de AKPnin dört dörtlük medrese yasası ile bu kararların yaşama geçmesinde son nokta konulmuş oldu.

 

İsterseniz, Suudi merkezli Rabıta'nın kongresinde alınan kararlar ile bugün Türkiye’deki uygulamaları bire bir karşılaştıralım:

 

_ Kongreye katılan taraflar, İslami öğretiyi ilkokuldan üniversite seviyesine kadar ders olarak okutmalıdırlar.

AKP'nin 4+4+4 yasasının 9. maddesi Ortaokul ve liselerde, Kuranıkerim ve Hz. Peygamberimizin hayatı, isteğe bağlı seçmeli ders olarak okutulurhükmünü içeriyor.

Milli Eğitim Bakanlığı, bu hüküm doğrultusunda, ortaokul ve liseler için Kuranıkerim, Hz. Muhammetin hayatı ve temel dini bilgiler derslerinin öğretim programlarını ve ders kitaplarını hazırladı.

Üniversitelerde de ilahiyat fakültelerinin ve İslami ilimler fakültelerinin sayısı artırılıyor.

 

 

_ Arapça öğretimi, bilhassa Arapçanın ana lisan olmadığı ülkelerde mecburi olmalıdır.

Bakanlar Kurulunun 8 Nisan 2010 tarihli kararı ile örgün eğitim kurumlarında Arapça eğitim ve öğretimin yapılması, Milli Eğitim Bakanlığının önerisi ile sağlandı. Böylece Almanca, Fransızca, İtalyanca, İspanyolca, Rusça ve Çinceden oluşan yabancı dil eğitimi listesine Arapça da eklendi.

Bakanlar Kurulunun kararının ardından Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı, ilköğretim 4., 5., 6., 7. ve 8. sınıflar için seçmeli ders olarak okutulacak Arapça dersinin müfredatını hazırladı.

 

 

_ Kutsal Kuranın asgari 5 bölümünün ezberlenmesi, ilköğretim süresince ve bütün ülkelerde mecburi olmalıdır.

Seçmeli ders olarak müfredata eklenen Kuranıkerim dersi için Talim ve Terbiye Kurulunun Ağustos 2012 tarihli onayıyla kabul edilen öğretim programı ve Ekim 2012 tarihinde yayımlanan ders kitabında, çok sayıda Kuran suresi ve ayetinin sınıfta koro halinde okunarak ezberletilmesi yer alıyor.

_Bütün İslam ülkelerinde azami sayıda İslam öğretileri enstitüleri kurulmalı ve enstitüler İslami çalışmalar yapmalıdırlar.

Türkiye’de 46 üniversitenin ilahiyat fakültesi bulunuyor. Bunlardan 41i devlet, 5’i vakıf üniversitesi statüsüne sahip. Ayrıca, 7 üniversitede de İslami ilimler fakültesi bulunuyor.

_İslamın önemli emir ve öğretileri takrir şeklinde kaydedilerek her türlü vasıta ile yayımlanması tavsiye edilir

Kuranıkerim, Hz. Muhammet’in hayatı ve temel dini bilgiler derslerinde, Kuranın tüm öğretileri Hz. Muhammet’in yaşamından öyküler anlatılarak aktarılıyor.

_ İslami ahlak ve değerlerin propagandasına özel bir dikkat sarf edilmelidir.

Kuranıkerim, Hz. Muhammet’in hayatı ve temel dini bilgiler dersleri “din, ahlak ve değerler seçmeli ders grubunun içinde müfredata eklendi.

8 bin 500 din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni, Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçerin kurucuları arasında yer aldığı Ensar Vakfı’nın yan kuruluşu olan Değerler Eğitimi Merkezi’nin yayınları ile desteklendi.

Ayrıca Rabıta’nın kongresinde alınan bu kararlardan sonra Türkiye, İslam Konferansı Örgütü’ne üye edildi.

Daha sonra adı İslam İşbirliği Teşkilatına dönüşen bu örgütün genel sekreterliğine AKP döneminde Ekmeleddin İhsanoğlu atandı ki, Uğur Mumcu "Rabıta" kitabında dinsel örgüt ve vakıflardan söz ederken Ekmeleddin İhsanoğlunun, İlim Yayma Cemiyeti üyesi ve Aydınlar Ocağı eski genel başkanlarından Prof. Salih Tuğun da yönetimde görev aldığı “İslami İlimler Araştırma Vakfı”nın yöneticileri arasında olduğunu kaydeder.

Günümüzde Anayasa Mahkemesi tarafından laikliğe aykırı eylemlerin odağı olma gerekçesiyle cezaya çarptırılmış(2008) olan AKPnin Türkiyeyi laik yapısından uzaklaştırarak ılımlı İslami devletolması yolunda adım adım ilerlettiği, uluslararası birçok kaynaktan da ifade ediliyor.

 

 

26 Kasım 2012

Cumhuriyet

 




Erkan ÇONGAR 18-04-2013 19:39:17
     18 Nisan 2013 / mynet.com                               
 
TIME, en etkili 100 kişiyi açıkladı

TIME, en etkili 100 kişiyi açıkladı

TIME dergisi tarafından her yıl yayımlanan, Dünya'daki en etkili 100 kişinin sıralandığı liste açıklandı.

18 Nisan 2013

Bu yılki listede Türkiye'nin yakından tanıdığı iki isim de var:   Fethullah Gülen ve Abdullah Öcalan.

Bu sene beş kategoriye ayrılan listede Abdullah Öcalan da Fethullah Gülen de  “Liderler”  kısmında yer alıyor.

 

Öcalan ve Gülen’in tanıtım metinlerini yazan isimler de ilginç.

Öcalan’ın profili İrlanda Kurtuluş Ordusu’nun (IRA) siyasi kanadı Sinn Fein’in lideri Gerry Adams’a ait.

Gülen’in profilini ise Türkiye konusundaki “Crescent and Star: Between Two Worlds” (Hilal ve Yıldız: İki Dünya Arasında Türkiye) kitabının yazarı Stephen Kinzer.

 

"MERAK UYANDIRICI DİNİ LİDER"

Fethullah Gülen’le ilgili olarak, “dünyanın en merak uyandırıcı dini liderleri arasında” ifadesi kullanılırken, “Pennsylvania’daki gözlerden uzak sığınağından, kendisine dünya genelinde hayranlar kazandıran bir hoşgörü mesajı yayıyor” denildi.

Kinzer şöyle devam etti:  “Gülen’in takipçilerinin kurduğu okullar tahminen 140 ülkeye yayıldı. Onun dileklerine yanıt veren doktorlar felaketlerden etkilenen ülkelerde para almadan çalışıyor. 

Ancak Gülen aynı zamanda bir esrar adamı. Anavatanı Türkiye’deki etkisi çok büyük, bu etki hükümet, yargı ve polis bünyesinde önemli noktalara erişmiş mezunlar tarafından hayata geçiriliyor.

Bu kendisinin karanlık bir kukla oynatıcı gibi görünmesine neden oluyor ve kendisini seven Türkler kadar küçümseyenler de var. Ancak Müslüman dünyasında ılımlılığın en güçlü savunucusu olarak, Gülen fazlasıyla önemli bir kampanya yürütüyor.”

Not: Kapak ve spottaki illüstrastrasyonlar Time dergisinden alınmıştır.

 
 



Erkan ÇONGAR 24-06-2013 18:58:45

SATAN SATANA! 15-11-2012 15:13:02

 

Atatürk'ün Millet Çiftliği krala satıldı

Atatürk'ün 1929 yılında kendi parasıyla satın alarak tarımın gelişmesi için halka bağışladığı Millet Çiftliği'nin bir bölümü turizm tesisi yapılması için Suudi Arabistan Kralı Abdullah bin Abdülaziz'e satıldı.

Faruk Kırtay

 

Cumhuriyet/Yalova- Atatürk’ün kendi parasıyla satın aldığı, tarımın gelişmesi için çalışmalar yapılan çiftlik 1937’de vasiyeti üzerine millete bağışlanmış, daha sonra Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü (TİGEM) tarafından kullanılmıştı .

3 bin dönümlük TİGEM arazisinden 80 dönümlük alan 1994 yılında Belediye Canlı Ağaç Müzesi (arboretum) yapılması şartıyla Tarım Bakanlığı tarafından Yalova Belediyesi’ne tahsis edilmişti. 17 Ağustos 1999 Büyük Marmara depreminde çadır kent alanı olarak kullanılan canlı ağaç müzesi kullanılamaz duruma gelmişti.

80 dönümlük arazi

Yalova Belediyesi daha sonraki yıllarda 80 dönümlük araziyi Belediye Meclis kararıyla önce konut alanı, daha sonra da turizm alanı olarak imara açtı ve ihaleye çıktı. CHP Yalova İl Başkanı Özcan Özel, Yalova Valiliği’ne başvurarak ihalenin iptalini istedi. Ancak 12 Kasım’da Yalova Belediyesi’nde yapılan ihaleyle 5 ayrı parselden satışa çıkarılan arazinin büyük bir bölümünü Suudi Arabistan firması Merosa satın aldı.

Yalova Belediye Başkanı Yakup Koçal, şirketin Suudi Arabistan KralıAbdullah bin Abdüllaziz’in olduğunu söylediğini belirtip firmanın Yalova’ya 250 milyon liralık yatırım yapmayı planladığını belirtti. Yalova Belediye Başkanı Koçal, “Merosa şu anda Sapanca’da villalar yapıyor. Arboretumun tamamını Merosa alacak. Yaklaşık 250 milyon TL’lik bir yatırım yapmayı öngörüyorlar. Ortadoğu’nun ve bu bölgenin en büyük turizm yatırımını buraya yapmayı planlıyorlar. Bu Yalova için çok iyi bir şey. Bu yatırım zengin Ortadoğuluların Yalova’ya gelmesi anlamına geliyor. Hem yatırımın büyüklüğü hem de oluşturacağı turizm potansiyeli itibarı ile Yalova’ya önemli katkılar sağlayacak. Olurlarını verdik, satış muamelesi de bitti” dedi.

 

15 Kasım 2012

 
Sema GÜMRÜKÇÜOĞLU




Erkan ÇONGAR 05-07-2013 18:37:05

Neo-liberalizmin Yolsuzluk Karnesi: Türkiye

 

4 Aralık 2012

Otuz küsur yıllık neo-liberal program, önceki dönemlerde devlet eliyle yaratılıp “seçkinlere” aktarılan rantların ortadan kalkmasını;  hiç olmazsa azaltılmasını sağlamış mıdır?

Tekrarlayalım: Sermayenin dünya çapında sınırsız tahakkümünü gerçekleştirmek üzere kırk yıl önce başlattığı karşı saldırının adı neo-liberalizmdir.

Neo-liberalizmin pazarlayıcıları ise, meramlarını, gerekçelerini ve hedeflerini farklı ifade ediyorlar. Özetleyelim: Kamu mülkiyeti ve devlet müdahalesi, kaynak tahsisini (etkinliği) ulusal ve uluslararası düzlemlerde bozar; israfa yol açar. Dahası, rantlar oluşturur; seçkinleri kayırır ve gelir dağılımında adaletsizlikler yaratır. Bu bozukluklar giderilirse “serbest piyasa” ve özel mülkiyet kaynak israfına son verir. Daha âdil, daha dinamik bir dünyaya kavuşuruz.

Dikkat ediniz: Biz,  “sermayenin karşı saldırısı”  diyoruz;   programın sahipleri “gelir dağılımında adalet”  aradıklarını ifade ediyorlar; ama sınıfsal bir terminolojiden kaçınarak… Bölüşümle ilgili savlarının deşifre edilmesi bu nedenle önem taşıyor.

Ben de bugün Türkiye’ye odaklanarak bu sorunu kısaca tartışmak istiyorum: Otuz küsur yıllık neo-liberal program, önceki dönemlerde devlet eliyle yaratılıp “seçkinlere” aktarılan rantların (bu anlamdaki yolsuzluğun) ortadan kalkmasını; hiç olmazsa azaltılmasını sağlamış mıdır?

 

* * *

 

Önce, neo-liberalizmin “devlet eliyle yaratılan rantlar” söylemini açalım:

Buna göre siyasetçilerin, bürokrasinin oluşturduğu ithalat kotaları, kredi tahsisleri, fiyatların, faiz oranlarının kontrolü, teşvikler ve sübvansiyonlar; açıktan kazançlara (“rantlara”) yol açar ve bunlar belirli çevrelere aktarılır. Gelir dağılımı da bu seçkin çevreler lehine bozulmuş olur.

Bu anlatımda gerçeklik payı vardır. Örneğin Doğan Avcıoğlu Türkiye’nin Düzeni kitabında 1960 sonrasını bu açıdan eleştiriyor ve müdahaleci-ithal ikameci dönemde “devlet eliyle fert zengin etme” yöntemlerinin ayrıntılı bir dökümünü yapıyordu.

 

Türkiye’de 24 Ocak -12 Eylül   (1980)   döneminde başlatılan neo-liberal model,   kimi iktisatçılar tarafından, “devlet küçülecek; yolsuzluklar azalacak; gelir dağılımı düzelecek”  savıyla da savunuluyordu.

Bu iyimser neo-liberal beklentilerin kritik bir eksikliğine işaret ederek başlayalım: Sözü geçen rant dağıtma ve yolsuzluk mekanizmaları, temel bölüşüm ilişkilerinin dışındadır; yani emek/sermaye karşıtlıklarını kapsamaz.

Burjuvazinin alt-katmanları (gözetilen ve dışlanan iş adamları) arasındaki bir paylaşım kavgasına aittir.

 

Bunu bırakıp temel bölüşüm ilişkilerine bakalım:

Neo-liberalizme geçişin ilk dokuz yılı (1980-1988) işçi sınıfı ve köylülüğün göreli durumunun dramatik boyutlarda bozulduğu bir dönem olarak ortaya çıkar. Cumhuriyet tarihi boyunca emekçiler, bu şiddette bir bölüşüm şoku ile daha önce de, daha sonra da karşılaşmamışlardır.

 

Gelelim sermaye çevrelerinin “sana mı, bana mı?” kavgasına…

24 Ocak-12 Eylül sonrasında, ithal kotalarından kaynaklanan rantlar ve fiyat kontrollerinden türeyen karaborsa ortadan kalktı; o kadar…

 

Artık anlaşılmıştır ki, sonraki 30 yıl  içinde, geri kalan bozukluklara neo-liberalizme özgü yolsuzluk türleri eklenmiş;  bunlar adım adım artarak zirveye ulaşmıştır.

 

Yenilikler Turgut Özal’la başladı. Geçmişte “devletin malını yedirmem” ilkesinin tutkunu olan ekonomi bürokrasisini Özal adım adım etkisizleştirdi; yetkilerin bir bölümünü Batı’da yetişmiş  “prensler”e  devretti.

 

Özelleştirmelerde, kamu ihalelerinde, kentsel rantlarda, teşviklerde, şirketler, bankalar “kurtarılırken” yepyeni “ihsan dağıtma” mekanizmaları oluştu; eskileri yoğunlaştı. 

Yolsuzluk giderek kişiselleşti. Başbakanla, bakanlarla iş çevreleri arasındaki ilişkiler fazla yakınlaştı; lâubalileşti; “ihsanlar” buna göre dağıtıldı.

 

AKP’li dönemde, “ödüllendirme”   türlerine eklenen  “cezalandırma”  uygulamaları iyi biliniyor.

Başbakan’ın büyük patronlara, “taraf olmayan bertaraf olur; hepinizin devletle işi var; ayağınızı denk alın”   uyarılarını ve köşe yazarları ile TV sunucularına ilişkin tasfiye listelerinin işleyişini hatırlatmaya gerek yoktur.

 

Özal’la başlayan “kişiselleşmiş avanta dağıtma” yöntemlerinin AKP ile birlikte dört nala yükseldiği de herkesin malûmudur.

Yine de AKP yolsuzlukları üzerinde eski bilgilerini tazelemek veya bu bozuk sicili güncelleştirmek isteyenler için araştırıcı gazeteci Tuncay Mollaveyisoğlu’nun önemli kitabını salık veriyorum: Görünmez Holding (İSİM Yayınları).

Kitap, kişisel ilişkilerin rantlara, avantaya dönüşmesiyle ilgili sayısız örnek içeriyor.

İlginç bir boyut Başbakan’ın İtalya, Sudan, Suudi Arabistan, Dubai, Katar liderleriyle oluşturduğu kişisel bağlantıların maddi uzantılarıdır. Mollaveyisoğlu açıklıyor ki bu dönemde “köşeyi dönen iş adamları” listesi, büyük ölçüde AKP ile içli-dışlı olanlardan oluşmaktadır.

 

Neo-liberalizmin yolsuzluk karnesi Türkiye’ye özgü değildir.

Belirleyici etken, yozlaşmış bir burjuvazinin varlığıdır. Bu burjuvazi, sırtını devlete yaslayarak zenginleşmeyi bir hayat tarzı haline getirmiştir. Siyasi iktidarları kendi içinden oluşturduğu veya kendine benzettiği zaman iyice ihya olur.

AKP dönemi de, Türkiye’de bu burjuvazinin altın yılları olmuştur.

 

 

 

 

Korkut Boratav

4 Aralık 2012

sol.org.tr




Erkan ÇONGAR 01-10-2013 18:34:39
yeni merkez bankamız 26-09-2013 09:24:01

 



 

 

Bankanın Türkiye Ofisinin kurulması 18 Haziran 2013 tarih ve 2013/4907 sayılı Resmi Gazetede yayınlandı. Bakanlar Kurulu Kararını ve TC Devleti ve Banka arasında imzalanmış antlaşmayı okuduğunuzda, Türkiye’nin kendi Merkez Bankasına vermediği “yetki Cumhurbaşkanı Gül, 19 Eylül 2013 Perşembe günü saat 17: 00 de İslam Kalkınma Bankasının Türkiye Ofisinin açılışını yaptı. Banka 1974 yılında kuruldu, merkezi Suudi Arabistan’ın Cidde şehrindedir. İKB’nin 56 üyesi bulunmasına rağmen sermayenin çoğunluğu Suudi Hanedanındır. Yani patron Suudilerdir. ve koruma zırhını” Suudilerin Bankasına verdiğini gördük.Sanki yeni Merkez Bankamız, Suudilerin İslam Kalkınma Bankası olmuştu!

 

Suudilere tanınan ayrıcalıklar;

 


Madde 5-1: TC’ nin idarî-adlî-askerî veya polisinden herhangi bir görevlisi veya temsilcisi veya TC dâhilinde Kamu otoritesi gücü kullanan başka bir kişi, Banka Grubunun veya Ofis Başkanının izni olmadan ofis mahalline giremezler.

 

Madde 5-2: Bankanın tüm arşivleri ve genel anlamda tüm dokümanlar ve bankanın elinde bulunan tüm veriler her zaman ve her yerde dokunulmaz olacaktır.

 

Madde 7-1: Resmi faaliyetleri kapsamında Banka Grubu ve ülke ofisi, taşınır-taşınmaz mülkü, faiz veya sermaye kazancı veya döviz kazancı gibi her türlü geliri dâhil varlıkları, bunun yanı sıra mal ve hizmet alımları dâhil, faaliyetleri ve işlemleri KDV, ÖTV, tevkifat ve damga vergisi dâhil, fakat bunlarla sınırlı olmamak üzere, doğrudan ve dolaylı vergi ve harçtan muaf olacaktır.

 

Madde 11-1: Banka Grubu ve ülke ofisi ile kurulacak tüm iletişim, gönderme vasıtasına ve şekline bakılmaksızın, sansürden veya başka türlü dinlemeden ve müdahaleden masundur.

 

Madde 11-3: Banka Grubu ve ülke ofisi TC’ de, noktadan-noktaya telekomünikasyon tesisleri kurma ve işletme hakkına sahip olacak, bunlara telsiz alıcı ve verici istasyonu veya istasyonları, uydu alıcı-verici istasyonları kurabilecektir.

 

Bağımsız ve Egemenlik hakkını kullanabilen hiçbir devlet bir yabancı banka ile böyle bir antlaşma imzalayamaz. TC Devleti olarak, kendi Merkez Bankasını polisle basıp, çok sayıda çalışanını “Casusluk” iddiasıyla (Hiçbir gerekçe göstermeden) işten el çektireceksin, fakat kendin Suudilere “Dokunulmazlık” verip onların bankasına giremeyeceksin! Böyle rezillik görülmemiştir.

 

Bu anlaşma ile TC Devleti “Vergi Alma Hakkından” kendisi vazgeçmektedir. Kendi Kamu Bankalarından vergi alan devlet, sıra Suudilere gelince,
“Vergi-harç istemez patron, bunlar sana bedava”, demektedir. Üstelik kendisinden sonraki iktidarları da bağlayacak şekilde, gelecekte de vergi alınmayacağı imza altına almıştır. İnanın böyle rezillik görülmemiştir.

 

 

 

 

Sağlık ve başarı dileklerimle 20 Eylül 2013
Rifat Serdaroğlu

 

Ersin ÖZALP



Erkan ÇONGAR 10-12-2013 11:48:17

İskenderpaşa Dergâhı


AKP’li bakanların katılımıyla yapılan 25 Ağustos 2004 tarihli MGK’de Gülen cemaatine karşı önlem kararları ortalığa saçılınca... Demiştik ki, “Cumhuriyetin yazgısı, Gülen cemaati ile İskenderpaşa dergâhı cemaati arasındaki iktidar kavgasına bağlı sanki!”
Soranlar oldu, “Nereden çıkardın İskenderpaşa dergâhını?” diye.

Madem belgeler faş ediliyor. Bir belge de biz açıklayalım...

 27 Şubat 2004 tarih ve 3590-106-04/ İSTH.KS (7681) sayıyla İstanbul Jandarma Bölge Komutanlığı’na ait belge, MGK kararında Kabine üyesi olarak adı geçen AKP’liler için özetle şu bilgilere yer veriyor:


Recep Tayyip Erdoğan’ın;   İmam hatip lisesi,  İktisadi ve Ticari İlimler Fakültesi’nde okurken Milli Selamet Partisi (MSP) güdümündeki   ‘Milli Türk Talebe Birliği (MTTB)'  ile   ‘Akıncılar Birliği’  gibi oluşumlarda yer aldığı.

MTTB’nin Kültür Müdürlüğü’nü yaptığı 1975 yılında, İBDA felsefesi (İslami Büyükdoğu Akıncıları) fikir babası olan Necip Fazıl Kısakürek ile tanıştığı ve bu şahıstan halen üstad diye bahsettiği.

1979 yılında MSP’nin Akıncılarından ayrılarak Kısakürek’in görüşleri doğrultusunda yeni bir gençlik örgütü kuran ve kendilerini AK-GÜÇ olarak isimlendiren gruba Kısakürek’in; ‘ışık’ tanımlamasında bulunduğu ve grup üyelerini yanan bir ampule benzettiği.

Kısakürek’in Nakşibendi şeyhi Seyyid Abdülhakim Arvasi dergâhının etkisiyle tarikat-cemaat ilişkilerine katıldığı ve Millî Görüş hareketinin önde gelen isimlerinin yetişmesinde önemli rol oynadığı, Recep Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül’ün bu isimlerin başında geldiği.


Abdullah Gül :  Nakşibendi şeyhi Abdülhakim Arvasi’nin oğlu Ahmet Arvasi, Nakşibendi tarikatının İskenderpaşa dergâhı şeyhi Esad Coşan’la görüştüğü.

 


Abdülkadir Aksu: İskenderpaşa dergâhına bağlı olduğu, 1980 öncesinde CHP-MSP koalisyonu döneminde, MSP’li Korkut Özal ve Oğuzhan Asiltürk’ün himayesinde Emniyet Genel Müdür Yardımcısı olur olmaz, 3 bin MSP’li ve MHP’li polisi, altı aylık kurstan sonra komiser ve komiser yardımcısı yaparak Emniyet içindeki tarikatçı kadronun temellerini attığı.”


Belgede ayrıca  AKP kabinelerinde bakanlık yapan  :  Mehmet Ali Şahin, Vecdi Gönül, Cemil Çiçek, Beşir Atalay, Kemal Unakıtan, Recep Akdağ,  Binali Yıldırım, Sami Güçlü, Hilmi Güler ve Zeki Ergezen’in de   “Nakşibendi  tarikatının  kolu  İskenderpaşa dergâhı mensubu”  olduğu ifade ediliyor.

 

 

 

Tarikatlara Giden Milyonlar

 

 

Yeni Şafak’ta Abdülkadir Selvi’nin, AKP’nin Gülen cemaatine bağlı valiler atadığını, üniversiteler açtığını itiraf ettiği yazısının çıktığı gün Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı da, SODES projesi çerçevesinde Doğu ve Güneydoğu’da hizmete giren 1222 etüt merkezi ve okuma salonunun üç ya da dörtte birinin cemaate bağlı kuruluşlarca açıldığını açıkladı.

Milli Eğitim Bakanı  Avcı’ya göre, SODES projelerine ayrılan pay 282 milyon 121 bin lira. Az değil yani...

Avcı’dan anladığımıza göre, bu paranın üç ya da dörtte biri cemaate bağlı örgütlere gitmiş.

Başka kimlere para aktarıldığına gelince...


SODES projelerinin 2012’de hangi kuruluşlara verildiğini araştırdık:

 Milyonlarca liradan Türkiye İmam Hatipliler Vakfı da yararlanmış, çeşitli imam hatip mezun dernekleri de,  “Kurs ve Okul Talebelerine Yardım Derneği” adı altında örgütlenen Süleymancılar tarikatı  da,  Mavi Marmara olayı ile adını duyurmuş olan İHH de...


Makamlar ve milyonlar tarikat ve cemaatleri doyurmuyor artık. Yurttaşın cebinden çıkan paradan daha çok pay ve daha çok güç istiyorlar.

 Kavga da ondan çıkıyor.

 

 

 

 

 

 

GENÇLİK PROJELERİ

 

 

 

Taksim Dayanışması üyelerinden Cem Tüzün’ü, ÇYDD’ye bağışta bulunduğu için Vergi Dairesinde sorgulayanlara;  Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın bu yıl desteklediği projelerden bir demet sunuyoruz:


“Aksaray Anadolu İmam Hatip Lisesi (Ebru Yoluna Düşen Damlalar),

İlim Yayma Cemiyeti Merzifon Şubesi (Gençlerle Başbaşa),

 Ankara Hamiyet ve İrfan Vakfı (Maksadımız Eğitmek, Zenginliğimiz Centilmenlik),

 İmam Hatip Lisesi Mezunları ve Mensupları Derneği (Onun Kimsesi Benim),

Ensar Vakfı (Fikrini Sen Yönet),

Ensar Vakfı (Merhaba İstanbul),

İlim Yayma Cemiyeti İzmir Şubesi (Sosyal Genç),

Seyyid Ebul Hasan Harakani Vakfı (Gençlik Sporla El Ele),

 Kastamonu İmam Hatip Liseleri Mezunları ve Mensupları Derneği (Akademi Siirt),

Kayseri İmam Hatip Mezunları Derneği (51 Ülkeden 420 Öğrenciyiz),

Ensar Vakfı Samsun Şubesi (Osmanlı Sanatlarıyla Tarih Yolculuğu),

Sivas Kemal İbni Hümam Eğitim Kültür ve Dayanışma Derneği (Gençler Sivas’ta Buluşuyor),

Şanlıurfa Haliliye İlmi Araştırmalar Dayanışma Derneği (Kardeşlik Tohumlarını Ekiyorum).”

 

 


Çağdaş bir gençlik yetiştirme yerine ne istendiğini Usta Teyyüp söylemişti zaten:

“Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin davacısı bir gençlik.”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Işık Kansu

7 Aralık 2013

Cumhuriyet


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 




Erkan ÇONGAR 14-12-2013 23:19:51

Vay ki, Vay...


Anayasasına göre “laik” Türkiye Cumhuriyeti’nin geldiği durum hazindir. Bir yanda, ülke yönetimini ele geçirmiş olanlara karşı çıkar uyuşmazlıkları nedeniyle ters düşen Fethullah Gülen cemaati,  diğer yanda AKP kadrolarının yanında olan cemaatler...

Kimler onlar?

Örneğin, geçen günlerde, yandaş basının deyimiyle “Türkiye’nin en önemli sivil toplum kuruluşları” olarak tanımlanan ve AKP iktidarına “şükran duyduğunu, destek ve duacı olduğunu”   bir bildiri ile ifade eden 97 örgüt.

Aralarında kimler var?

İsmailağa cemaati, Menzil cemaati, Erenköy cemaati var...

Başbakan’ın kurucusu olduğu Birlik Vakfı, Cumhurbaşkanı’nın damadı Mehmet Sarımermer’in başkan yardımcılığını yaptığı Ensar Vakfı var...


Tarikatlar ve cemaatler, “Türkiye’yi sen mi yöneteceksin, ben mi yöneteceğim?” kavgasını sürdürürken Türk ordusunun yurtsever subayları, gazeteciler, aydınlar, parasız eğitim isteyen gençler cezaevlerinde çürütülüyor.


Vay benim memleketimin haline...

 

 

Yine Rabıta Bağlantısı

“Müslüman ülkelerin şeriat düzeni ile yönetilmesi”  amacını güden  'Rabıta'   örgütünün ilintilerini Uğur Mumcu’nun çalışmalarından el alarak işlerken Abdullah Tivnikli adı üstünde de durmuştuk.


Uğur Mumcu, Rabıta kitabında Rabıta ile bağlantılı örgütleri açıklarken Bereket Vakfı’ndan söz etmiş ve o vakfın kurucularını sıralarken yıllar sonra AKP’nin ilk Maliye Bakanı olacak Kemal Unakıtan’ın adını da saymıştı.

Aynı vakfın kurucuları arasında Abdullah Tivnikli de vardı.   Abdullah Tivnikli, AKP iktidarı döneminde kamusal telefon ağının özelleştirilmesi sırasında bu kez PTT’nin telefon bölümünü satın alan Türk Telekom’un yönetim kurulu üyesi olarak karşımıza çıkmıştı.

 Tivnikli’nin, PTT’nin telefon bölümünün Hariri ailesine satılmasında önemli bir rol üstlendiği de biliniyordu.


Abdullah Tivnikli’nin son günlerde adı yine gündemde.

Gazetelere yansıyan haberlere göre, Tivnikli, bu kez yine kamuya ait Dicle Elektrik Dağıtım Şirketi’ni satın alan şirketlerin büyük ortağı olarak bir “kendin pişir, kendin ye” operasyonunun içinde yer almış.

Tivnikli’nin yöneticisi olduğu Kuveyt Türk Bankası,  yine Tivnikli’nin ortağı ve yöneticisi olduğu Dicle Elektrik’e kredi vermiş.


Anlayacağınız, Uğur Mumcu’nun deyimiyle “tarikat-siyaset-ticaret” işleri yine tıkırında.

 

 

 

 

Işık Kansu

14 Aralık 2013

Cumhuriyet

 

 

 

 

 

 

 

 

 




Erkan ÇONGAR 27-01-2014 03:36:43

 

Erdoğan Türkiyesi’nde Mumcu’yu Anmak

 

25 Ocak 2014

 

 

 Mumcu’yu anmak moda deyişle… hiçbir zaman bugünkü denli “manidar” olmadı.

Uğur Mumcu’nun yazılarından birini çektiğinizde, efsane gazetecinin geçmişte bugünü anlatmış olduğunu görüyorsunuz. 

 

 

Cumhuriyet’in dün birinci sayfasında tam sayfa yayımlanan  “Yolsuzluk Masası ” fotoğrafı buna bir örnek… 


TGC’de önceki gün yapılan Uğur Mumcu’yu anma toplantısında Altan Öymen, bu tarihi fotoğrafın öyküsünü birinci elden anlattı. 


Uğur Mumcu ile 70’li yıllarda ANKA’da birlikte çalışırlarken dönemin Başbakanı Süleyman Demirel’in yeğeni Yahya Demirel’in  “hayali ihracat dosyası”nın  da aralarında olduğu büyük yolsuzluk dosyalarını incelemek üzere bir “hukuk masası” kurmuşlar… 


Hukukçu olduğu için hukukla ilgili tüm haberler ona geliyordu” diye söze giren Öymen;   “Uğur sonra bunları Cumhuriyet’te köşesinde yazıyordu. Bir sabah gelince baktık, istihbarat şefi Teoman Erel… ‘hukuk masası’ yazısını ‘yolsuzluk masası’yazısıyla değiştirmiş! Cumhuriyet’teki fotoğraf işte o masada çekilmiştir!” dedi. 


Öymen sonra Mumcu ile birlikte, o yılların en büyük yolsuzluk davası olan “hayali ihracat”ı, “Mobilya Dosyası” isminde bir kitaba dönüştürdüklerini anlattı ve “hayali ihracat”ın böylelikle faş olması ardından, Demirel’in yeğeninin de hapis yattığını hatırlattı. 


Türkiye, demek ki “hayali ihracat” günlerine göre gerek  “hukuk”, gerek   “gazetecilik”  açısından;  çok çok gerilere gitmiş!.. 

 

O dönemde yolsuzluklar her şeyden önce, iktidarda farklı kliklerin kapışması ve karşılıklı şantajlarıtehditleri yüzünden değil, dört dörtlük “araştırmacı gazetecilik” sonucunda ortaya çıkmıştı…


Hukuk devletinin” ilk şartı olan  “yasa önünde yurttaşların eşitliği”  ilkesi de pekâlâ çalışmış;

Başbakanın yeğeni”  filan denmeden Yahya Demirel’den hesap sorulmuştu.

 


Bugün açıkça oysa güçlüleri yasaların üzerinde tutan ve dokunulmaz kılan farklı bir anlayış ve hukuk var.


Yolsuzluk masası”; 70’lerin “demokrasi”  ve  “hukuk devleti”  düzeyi ile     2000’lerin  “ileri demokrasi”sini karşılaştırmak açısından özetle mükemmel bir ölçüt.

 

 

 

 

‘Arap kapitülasyonları’ 

 


Mumcu bugün aramıza dönse acaba  “Pes! Bu kadarını ben bile öngöremezdim!”  diye hayret mi ederdi?.. 


Yoksa, “Ben sizi yol boyu uyarmıştım!” mı derdi?.. 


Bence ikincisi… 

 


Mumcu’nun Tarikat, Ticaret, Siyaset Üçgeni”  üzerinde  80’lerde yazdıklarını bugün okuduğumuzda, günümüzdeki düzenin tüm sütunlarının 30  küsur yıl öncesinde çıkıldığını görüyoruz!


Her şeyin imam hatip okulları ve İslamcı sermayeye tanınan ayrıcalıklarla başladığını anlatıyor Mumcu. 

Bunun adı  “Arap kapitülasyonlarıdır”  diyor. 

 

İslamcı bankerler öyle ayrıcalık sahibidir ki” diye devam ediyor:

 

“ Bu İslamcı bankerler örneğin battı… diyelim… Ödeme zorluğu çekti ve battı.

 (Onlar için) İcra iflas kanunu yürürlükte değildir. Ticaret kanunu yürürlükte değildir.

Ya ne yürürlüktedir? Başbakanın takdirleri!  ”  


 

Tıpkı bugün olduğu gibi… 

 

Ne yaptıysak… Başbakanın takdirleriyle yaptık deniyor ya… Öyle. 


Demek başbakanın takdirleri… 80’lerden bu yana, böyle şiştikçe şişmiş.

Sonunda İslamcılar için tamamıyla farklı bir hukuk muafiyeti ve pratiği gelişmiş… 

 

 


Bitmedi. 

 


Devam ediyor Mumcu:

 

İslam Kalkınma Bankası’na vergi muafiyeti sağlanmıştır. Bunlar Arap kapitülasyonlarıdır.

Bunlarla İslamcı ideoloji ve siyasi hareket mali kaynak bulmuştur. Bu bir.

 İkincisi… İmam hatip okulları...

Açılsınlar tamam. Açılmalıdırlar”  diyor Mumcu; “Ama hangi maksat için?”… 


Bakıyorsunuz” diyor özetle… “Diyanet’te çalışan görevliler ilkokul mezunu.

İHL mezunları bu durumda ne oluyor? Savcı oluyor. Yargıç oluyor. Kaymakam oluyor.

Bunun adı: Devlette kadrolaşmaktır.” 

 


Mumcu kısaca “kadrolaşma” ve “Arap kapitülasyonları” yoluyla Türkiye’de laikliğin bizzat devlet eliyle yok edildiğini söylüyor.

 

 

 

Mumcu, 70’lerdeki büyük yolsuzluk araştırmalarından sonra Türkiye’nin bütün bir anatomisini çıkarmış! 


Onun için bu kadar büyük bir efsane gazeteci oldu. 
Onun için bunca büyük iz bıraktı.
Onun için hâlâ bu kadar güncel.

 

 

 

 

Sosyal medyaya yetişseydi

 


TGC’de Orhan Erinç moderatörlüğünde yapılan, Altan ÖymenAli SirmenNiyazi Dalmancı’nın katıldığı ve benim de konuşmacı olduğum toplantıya hazırlanırken Uğur’un internette eski videolarını izledim.

İnançlı, heyecanlı ve gür sesiyle konuşurken ne kadar canlı, ne kadar gerçek! 


Dikili’de halkla ya da Nazlı Ilıcak’la bir TV programında konuşurken/tartışırken görüntülenen Mumcu’nun çehresi ve sesi ekranda yeniden belirince; onca yılın sanki aradan hiç geçmemiş olduğunu düşünüyorsunuz. 

Tüm etkileyiciliği ile Uğur karşınızda duruyor. 

Kalemi gibi, söze de çok hâkim. Hızlı, esprili ve eğlenceli… 

Tam “Twitter çağına” uygun vuruculukla iletişime giriyor! 

Bunun için hiçbir özel gayret sarf etmesi gerekmiyor; kendisi olması yetiyor… 

Ne kadar modern ve muhteşem bir iletişim yeteneği varmış!” diye düşünmekten kendimi alamadım Mumcu’nun “YouTube” videolarını izlerken…

Sosyal medya”  çağına yetişmiş olsaydı, acaba bugün etkisini nerelere taşırdı?  

 

 

 

 

 

Nilgün Cerrahoğlu

25 Ocak 2014

Cumhuriyet




Erkan ÇONGAR 27-01-2014 03:56:55

 6829 

 
İSLAM KALKINMA BANKASINA VERGİ MUAFİYETİ 
TANINMASI HAKKINDA KANUN (1)
 
 
 Kanun Numarası : 3259 

 Kabul Tarihi : 11/2/1986 
 

 Yayımlandığı R. Gazete : Tarih : 23/2/1986   Sayı : 19028 
 

 Yayımlandığı Düstur : Tertip : 5 Cilt : 25 Sayfa : 145 
 
 
 
 
 Madde 1 – İslam Kalkınma Bankası; 
 
 Varlıkları, gelirleri, karları ve her türlü işlemleri, 
 
 b) Yaptığı işlemler sebebiyle her ne nam ile olursa olsun nakden veya hesaben aldığı paralar ve bu işlemlerle ilgili 
olarak düzenlenen kağıtlar, 
 
 c) Her türlü menkul ve gayrimenkul mal iktisapları ile bunların devir ve temlikleri, 
 
 Dolayısıyla mükellef olduğu her türlü vergi, resim ve harçtan muaftır. 
 
 
 
 Bankaya, sermayeye iştirak nispetinde ödenecek kar payları Kurumlar Vergisinden müstesnadır.
 
Bu kar payları Gelir  ve Kurumlar Vergisi kanunlarına göre vergilendirilmez ve tevkifata tabi tutulmaz. 
 
 
 
 Madde 2 – Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer. 
 
 Madde 3 – Bu Kanun hükümlerini Maliye ve Gümrük Bakanı yürütür. 
 
 
 
 
 ____________________ 
 (1) Bu Kanunun 1 inci maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde yeralan “her türlü işlemleri”  tabiri içersine ithal işlemlerinin de 
girdiğinin kabul edilmesi halinde 6/5/1986 tarihli ve 3283 sayılı Kanunun 1 inci maddesi gereğince bu muafiyetin kaldırıldığı 
düşünülmelidir. 
 
 
 
 
 
*
 
 
 
 
Cumhurbaşkanı Gül :   İslam Kalkınma Bankasındaki Tecrübem Bana İslam Dünyasını Yakından Tanıma İmkanı Verdi 
 
 
 
 
 
 
 
 
 



Erkan ÇONGAR 31-01-2014 16:38:10

 Benzer Çizgiler (1 Kasım 1990) 



Bugünlerde düzenlenen açıkoturumlara çok sayıda “İslamcı genç” katılıyor.

Bu İslamcı gençler, coşkuları ve tepkileri ile 60’lı yıllardaki devrimci gençlere benziyorlar. 


60’lı yıllarda üniversite ve yüksekokullarda devrimci inançlar sosyalist ideoloji ile birlikte hemen hemen bütün gençliği etkilemişti. 27 Mayıs İhtilali ile gelen özgürlük rüzgarları gençliği peşinden sürüklemiş; anti-emperyalist düşünce ve inançlar üniversite gençliğini gençlik aşkları gibi büyülemişti. 

27 Mayıs öncesi üniversite gençliğinin verdiği özgürlük savaşı; 27 Mayıs 1960’dan sonra bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm savaşı ile sürdürülüyordu. 

Üniversitede düzenlenen açıkoturumlarda gençlik sosyalist yazarları ve öğretim üyelerini çılgınca alkışlıyordu.


60’lı yılların başındaki “milli petrol” ve “milli maden” kavgaları  “Amerikan üslerine hayır”  kampanyalarına dönüşüyordu. 



Ne olduysa hep işte o sıralar oldu; sosyalist gençlerin bir kısmı Leninci ve Maocu akımlara kapıldılar;  Atatürk Devrimciliği bir üstyapı değişikliği olarak görülerek aşağılandı. 

Emperyalizme karşı savaş veren Mustafa Kemal ve Mustafa Kemal’in “Tam Bağımsızlık”  inancıyla devlet kuran “Kuvayi Milliyeciler” modası geçmiş devrimciler olarak unutturulmak istendi. 

Aynı günlerde sosyalist ideolojiye silah da sokuldu. Sosyalist ideolojiye silah sokulması sol ideoloji ile kitleler arasındaki güven bağlarını da yıktı. 





12 Eylül 1980 darbesi 1960 ihtilalinden sonra yükselen sosyalist ideolojiye İslamcı ideoloji ile engel olmaya çalıştı. 

Üstelik dünya konjonktürü de böyle bir stratejiye uygun düşmekteydi. 

Pentagon ve Beyaz Saray, Sovyetler Birliğini kuşatan Müslüman ülkelerin  “İslamcı ideoloji”  ile donatılmasını istiyor; bu stratejiyi  “Yeşil Kuşak Teorisi”  olarak adlandırıyordu. 


İslamcılık en etkili anti-komünist ideoloji değil miydi? 


İslam dini ve İslam dinince kutsal sayılan kavramlar siyasal amaçlarla kullanıldı.

Suudi kuruluş Rabıta bu stratejinin kasası işlevini yüklendi. 

 

 




27 Mayıs 1960 İhtilali Türkiye’de sola yeşil ışık yakmıştı; 12 Eylül 1980 Harekatı da İslamcı gençliğe. 


Ne ilginç ve dramatik gelişme; solu 27 Mayıs doğurdu; İslamcı akımların güçlenmesine de 12 Eylül askeri ihtilali yol açtı. 


İslamcı gençler, Atatürk’ü küçültmek ve devrimleri karalamak için yarışa giriyorlar. Atatürk’ün din düşmanı olduğuna da inandırılıyorlar. 


Dinsel akımların siyasallaştırılması, “ekonominin” askerler eliyle liberalleştirildiği döneme rastlıyor. 

Ekonominin militarizasyonu ve dinin politizasyonu. Bu iki olgu birlikte yaşanıyor. 


Ekonomik model, emek gelirlerini azaltırken kar-faiz-rant gibi sermaye gelirlerini arttırıyor. 

 

 

 

Din sömürüsü türban bayrağı ile bugünlerde İslamcı gençliği sarıyor. 

Hedef Atatürk’ün laiklik ilkesidir. 

 



Laiklik ilkesinin ardında kanlı savaşlardan ve ayaklanmalardan çıkan deneyler ve dersler yatıyor. 


İngiliz ajanı Mekke şerifi Hüseyin’in Birinci Dünya Savaşında Türk askerlerini arkadan hançerlemesi… 



Yurt topraklarını düşmana karşı savunan Mustafa Kemal ve Kuvayi Milliyecilerin halife orduları tarafından din sömürüsü silahı ile yok edilmek istenmeleri… 




1925 yılındaki Şeyh Sait Ayaklanmasında din ve dince kutsal kavramların siyasal amaçlarla kullanılması… 


Mustafa Kemal’in Şeyh Sait Ayaklanması günlerinde “Hıyaneti Vataniye Kanunu”nu çıkarması boşa değildir. 

 



O günlerde Şeyh Sait, dince kutsal ne kadar kavram varsa bunları bayrak yapmış;   Mustafa Kemal de  “Dini ve dince kutsal kavramları siyasete temel yapmak veya araç olarak kullanmak amacıyla örgüt kurmak yasaktır. Bu tür örgütleri kuranlar vatan haini sayılırlar” diye yasa getirmiştir. 


Nitekim Şeyh Sait Ayaklanmasının genç cumhuriyete faturası Musul olmuş;   emperyalizm Türkiye’nin elinden Musul’u bu yolla almıştır. 


Bunlar bugünkü İslamcı gençler için de ders olmalıdır. 

 






Uğur Mumcu 
1 Kasım 1990 
Cumhuriyet




Erkan ÇONGAR 16-04-2014 11:20:22

 

Sevda Tepesi imara açıldı

 

 

 

 

 ANAP iktidara gelir gelmez dönemin Başbakanı Turgut Özal, Suudilerle yaptığı görüşmeler sonrası, Boğaziçi Yasası değiştirilmiş, yabancıların “mütekabiliyet beklenmeden”   Türkiye’de mülk edinmelerini sağlamak için yasa çıkarmış;   bu yasa  Halkçı Parti’nin başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilmesine karşın yasa iptal edilinceye kadar dönemin Suudi Arabistan Veliaht Prensi Abdullah bin Abdülaziz’e Sevda Tepesi, 431 milyon 941 bin 614 lira karşılığı satılmıştı.

Tepenin sahipleri de bu satıştan 340 milyon 668 bin 591 lira elde etmişlerdi.

 

 

Sevda Tepesi, Başbakan Erdoğan, 13 Nisan 2012’de Suudi Arabistan’da Kral Abdullah ile görüşene değin 28 yıl boyunca imara açılamadı. Erdoğan’ın bu görüşmede Kral ile Sevda Tepesi’ni de görüştüğü o günkü basın organlarında yer aldı.

Erdoğan’ın Türkiye’ye dönüşü ile birlikte 26 Nisan 2012 günü, Suudi Arabistan Krallığı, Başbakan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın yöneticisi olduğu TÜRGEV’in Vakıfbank’taki “TR 2200 0150 0158 0480 1323 9675” IBAN No’lu hesabına 99 milyon 990 bin 990 dolar yatırdı.

Bu para, bir sonraki aşamada Vakıfbank’taki “TR 0800 0150 0158 0380 1344 6974” IBAN numaralı hesaba geçirildi.

 

Suudi Kral, Mayıs 2012’de 57 bin 470 metrekare arazisine yapı izni verilmesi için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na başvurdu.

Bakanlık da konuyu “yapılanma hakkı verilmesi” istemiyle İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne aktardı. Belediye İmar ve Bayındırlık Komisyonu, CHP’li üyelerin karşı çıkmasına karşın 16 Haziran 2012’de belediye meclisinden çıktı.

 

 

 

 

16 Nisan 2014 

Cumhuriyet

 

 




Erkan ÇONGAR 22-04-2014 11:51:24

 

Yasalara göre kamu ihalelerinin şeffaf ve rekabete açık olması zorunludur.

Yasadaki kurallara tam uyulsa kamu ihalelerinde rekabet sağlanabilir ve müteahhitler arasındaki yarışma da adil olabilirdi.

Ancak bu durum hiç bir zaman gerçekleşmedi.   İktidar partileri kendi müteahhitlerini kamu ihaleleriyle besledi. İktidarların kamu ihaleleriyle beslediği bu müteahhitlere ‘ihale baronu’ denilmeye başlandı.

 

Türkiye’de özelleştirmeden, ulaştırmaya, enerjiden, yerel yönetimlere kamu ihalelerini incelediğimizde bu ihalelerin 25-30 ihale baronu üzerinde yoğunlaştığını görüyoruz.

Mehmet Cengiz, bu 25-30 ihale baronunun en üst sıralarında yer alıyor.

Cengiz Holding’in aldığı kamu ihalelerini burada tek tek saymayacağım. Ancak kamudan aldığı işler toplamının yaklaşık 100 Milyar TL olduğunu söyleyebilirim.



İhalelerin Kaymağı


Mehmet Cengiz’in özellikle ulaştırma alanında aldığı ihalelerde genellikle aynı yolsuzluk tekniklerinin kullanıldığı Sayıştay tarafından tespit edilmiş.

Bu tekniklerinden biri olan ‘ihale kaymağı” tekniğinde, ihalenin bazı kalemlerine çok yüksek, bazı kalemlerine çok düşük fiyatlar veriliyor.

Yüksek fiyatlı işler yapılıp fahiş kârlar elde edildikten sonra düşük fiyatlı işler tamamlanmadan iş yarım bırakılıyor.

Yarım bırakılan işler için tekrar ikmal ihalesine çıkılıp, aynı ihale kaymağını yeme oyunu, kalan işler için tekrar ediliyor.

 

Yapılan bu işlemlerin tamamı 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’na aykırı.

Bu aykırılıklar Sayıştay tarafından tespit edilmiş ve soruşturmalar açılmış. İki yıldır süren soruşturmalar hala sonuçlanmamış.



Hediye Baraj


Mehmet Cengiz’in adının karıştığı bir diğer şaibeli olay Seydişehir Alüminyum tesislerinin özelleştirilmesi.

2005 yılında Seydişehir Alüminyum Tesisleri, 305 Milyon Dolara Cengiz İnşaat’a satıldı.

Bu tesisin elektrik enerjisini Oymapınar Barajı karşılıyordu. Değerinin 1 Milyar TL olduğu tahmin edilen ve özeleştirme ihalesi kapsamında olmayan Oymapınar Barajı, alüminyum tesislerinin yanında Mehmet Cengiz’e bedelsiz olarak verildi.

Yani hediye edildi.

 

Yargı bu hukuksuz özelleştirmeyi iptal etti, ancak AKP, yargı kararını iptal eden bir yasa çıkardı.

 Anayasa Mahkemesi de bu çıkarılan yasayı iptal etti.


Bütün bu işlemlerin sonucunda, hukukun bir gereği olarak Oymapınar Barajı’nın kamuya iade edilmesi gerekiyordu.

Ancak bu yapılmadı. Baraj, Mehmet Cengiz’de kaldı.

Yetmedi. Oymapınar Barajı’na ‘otoprodüktör lisansı’ verildi. Ardından bu baraja, “devlete elektrik satma hakkı” tanındı.

 

Devlet, Mehmet Cengiz’e ücretsiz olarak verdiği barajdan, parayla elektrik satın almaya başladı.

Sağlanan bu avantajlar sayesinde son 5 yıl içinde Mehmet Cengiz, Oymapınar Barajı’ndan yaklaşık 600 Milyon TL ek gelir elde etti.

 



3. Havalimanı


BirGün Gazetesi’nde ilk yazdığım yazıda, 3’üncü Köprü, 3’üncü Havalimanı ve kanal projelerinin ekonomik ve çevresel boyutunu yazmıştım.

“Mega proje” diye yutturulan bu “mega felaketlerin” ihale süreci, uygulama aşaması ve verilen hazine garantileriyle geleceğimizin nasıl karartıldığını bu yazıda okuyabilirsiniz.

İşte bu mega felaketlerin en tehlikelisi olan 46 Milyar TL’lik 3’üncü Havalimanı ihalesinin 5 ortağından birisi Mehmet Cengiz’dir.


Ben, bu projenin usulsüz ve çevre katili olduğu iddiasıyla iptal davası açtım. Dava üç mahkeme gezdi. Hala görevli mahkeme arıyor.

Başbakan Tayyip Erdoğan, projenin mahkemede iptalini önlemek için 15 günde bir mega projelere karşı olanların, “vatan haini” olduğunu ima ediyor.

Ben de bu projelerin ihanet projeleri olduğunu ayrıca  ‘650 milyon Dolar rüşveti peşin aldığı’  iddia edilen Erdoğan’ın, bu projelerin iptal edilmesinden çok endişelendiğini düşünüyorum.

 



Vergi Uzlaşması


Devlet mükelleften yasayla vergi alır. Vergi almak devletin egemenlik hakkıdır. Mükellefler de daha az vergi ödemek için çaba gösterir. Doğal bir tepkidir. Yurttaşların daha az vergi ödeme çabası yasa dahilinde olursa vergiden kaçınma, yasalara aykırı olarak yapılırsa vergi kaçırma olur.

Devlet vergi kaçırdığını tespit ettiği mükelleften hızla vergiyi tahsil etmek için ‘uzlaşma’ denilen bir mekanizma yaratmış.

Uzlaşmada devlet mükellefe genel hatlarıyla “Gel senin verginin bir kısmını silelim, sen de mahkemeye gitme, borcunu öde, uzlaşalım” diyor.

 

AKP’nin uzlaşma adı altında nasıl yandaşlarının vergisini sildiğini daha önce burada yazmıştım.

Ayrıntıları merak eden gazetemiz internet sitesinden bu yazıyı okuyabilir.

 

AKP’nin “uzlaşma” adı altında vergisini sildiği yandaşlardan birisi de Mehmet Cengiz. Cengiz Holding’in 425 milyonluk vergi borcu “uzlaşma” diye “sıfırlanmış”.

 

Vergisi “sıfırlanan” Mehmet Cengiz de, 100 Milyon TL’ye Falcon FX marka özel bir uçak almış.

Bu uçak kesintisiz olarak İstanbul-Newyork arası uçabiliyormuş.

Üstelik Mehmet Cengiz’in bu uçaktan başka EC155 VIP model bir helikopter ile Falcon 2000 EX model bir başka uçağı daha varmış.


Vergisi sıfırlanan Mehmet Cengiz’in mal varlığı ve harcamaları ile ilgili daha fazla bilgi verebilirim ancak toplumun akıl ve ruh sağlığı açısından bu bilgileri kendime saklayacağım.

 



'Milletin a...’.a Koyacağız'


17 Aralık’ta AKP’nin koalisyon ortağı, Gülen cemaatine yakınlığıyla bilinen savcı ve polisler, AKP’li Bakanların evini basmaya başladı.

Ayakkabı kutuları, para sayma makinaları, kol saatleri ile simgeleşen bir rezalet tablosu ortaya çıktı. Ardından yolsuzluk kasetleri piyasaya çıkmaya başladı. Bu kasetlerin başkahramanlarından birisi Mehmet Cengiz’di.

Bu konuşmalarda Cengiz, 650 Milyon Dolarlık rüşvet havuzunu kurmak için nasıl çaba harcadığını ballandırarak anlatıyor, havuza para koymak istemeyen iş adamlarını, “yeni alınacak ihalelere koydukları paranın çok daha fazlasını alacakları” vaadiyle ikna ediyordu.

Konuşmaların birinde Mehmet Cengiz’in “Milletin a...’na koyacağız” sözü toplumsal öfkeyi patlattı.

 

 



ANAP’tan AKP’ye Cengizhan

 


2002’de AKP iktidara geldiğinde ‘3Y’si vardı. AKP bu 3Y ile mücadele vaadiyle iktidara geldi.

Neydi bu 3Y? Yolsuzluk, Yoksulluk ve Yasaklar.


Sadece ‘Yolsuzluk’ başlığını hatırlayalım: AKP 2002’de iktidara geldi. “Hepiniz hırsızsınız” diyerek TBMM’de Meclis Soruşturma Komisyonları kurdu.

Bu komisyonlardan biri ANAP’lı Ulaştırma Bakanı Yaşar Topçu ile ilgili kurulan, “Karadeniz Otoyolu İhalesi Soruşturma Komisyonu”ydu.

Bu komisyonun tutanaklarını incelerken çok ilginç bir belgeye ulaştım.

 

Soruşturma Komisyonu Raporu’na esas teşkil eden bu belge, Orman eski Bakanı Hasan Ekinci tarafından 29 Eylül 1997 tarihinde notere tutturduğu tespit tutanağıydı.

Otoyol ihalesi öncesi düzenlenen bu tespit tutanağı özetle, ‘ihalenin danışıklı bir döğüş olacağı, ihalenin şirketler arasında nasıl bölüştürüleceği’ni anlatan bir tutanaktı.

Tutanak içinde çok ilginç bir cümle geçiyordu. Bu cümle aynen şöyleydi:

“Çayeli-Hopa 274 Milyon Dolar ihale bedeli ile bu inşaatın ANAP’lı ve ANAP’ın kasası olarak bilinen Mehmet Cengiz’e verileceği...”

 

Meğer bizim Mehmet Cengiz aslen ANAP’lıymış. Daha önce ANAP’ı finanse ediyormuş. ANAP kapanmış. AKP’ye geçmiş. Şu aralar AKP’yi finanse ediyor.

 


AKP’de ANAP gibi siyaset mezarlığına gömüldüğünde Mehmet Cengiz, kendisine yeni bir sağ parti bulacak.

Bu yeni sağ partinin yeni milliyetçi ve muhafazakar lideri, cuma namazlarında boy gösterecek. ‘Bu CeHaPe cami yıktı’ diyecek.

 

Bu arada Mehmet Cengiz, kamu ihalelerini almaya devam edecek, havuz kuracak. Havuzdan yeni milliyetçi muhafazakar liderin oğlu, kızı, damadı ve yedi sülalesi beslenecek. Ya da Halk gözünü açacak. Bu düzeni kuranlardan, beslenenlerden ve göz yumanlardan hesap soracak.

 

Bu arada, ANAP’lı eski Bakan Yaşar Topçu’yu soruşturan Karadeniz Otoyolu TBMM Soruşturma Komisyonu AKP’li ve CHP’li üyelerin oylarıyla Yaşar Topçu’yu Yüce Divan’a gönderiyor.

Yüce Divan, Topçu’yu suçlu buluyor ancak daha önce çıkarılan af yasası dolayısıyla hükmün açıklanmasını erteliyor.

 

Ben dosyayı ve kararı inceledim. Yaşar Topçu dosyası, yukarıda anlattığım 100 Milyar TL’lik yolsuzluklarla karşılaştırıldığında çok masum görünüyor.

 

 

 

 

 

 

Aykut Erdoğdu

21 Nisan 2014

Birgün

 

 

 

 




| FORUM ARŞİVİ |