Eczacı Değişirse Sistem Değişir mi?
Eczacılığın geleceğini yalnız teknoloji değil; eczacılar, meslek örgütleri, üniversiteler ve kamu kurumlarının birlikte kuracağı yeni sağlık modeli belirleyecek.
Bir meslek değişmek istediğinde önce kendisine bakar. Bir sistem değişmek istediğinde ise kurumlarına.
Bu serinin ilk yazısında eczacılığın önündeki teknolojik eşiği, ikinci yazısında ise yapay zekâ çağında insanın yerini tartışmıştık. Şimdi daha zor bir yere geliyoruz.
Çünkü teknoloji değişebilir, insan değişebilir; fakat onları çevreleyen kurumlar ve kurallar aynı kalırsa gerçek bir dönüşümden söz etmek mümkün müdür?
Eczacılıkta yapay zekâyı konuşurken çoğu zaman soruyu eczacı üzerinden kuruyoruz: Yapay zekâ hangi işleri yapacak? Eczacının hangi görevleri azalacak? Eczanenin işleyişi nasıl değişecek?
Oysa asıl soru belki de başka yerde duruyor: Eczacı değişmeye hazır olsa bile, onu çevreleyen sistem değişmeye hazır mı?
Çünkü eczacılık yalnız eczacı ile eczane arasındaki ilişkiden ibaret değil. Masanın etrafında Türk Eczacıları Birliği, bölge eczacı odaları, Sağlık Bakanlığı, Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu, Sosyal Güvenlik Kurumu, üniversiteler, ilaç endüstrisi, teknoloji şirketleri ve elbette hasta var.
Gerçek bir faz geçişi olacaksa bu aktörlerin birbirinden bağımsız değil, ortak hedefler ve tanımlanmış sorumluluklar doğrultusunda hareket etmesi gerekecek.
Koruduğumuz Meslek mi, Tasarladığımız Gelecek mi?
Türkiye’de eczacılığın gündemi uzun yıllardır haklı olarak ekonomik sorunların ağırlığı altında şekilleniyor. İlaç fiyatları, kârlılık, iskonto oranları, reçete hizmet bedelleri, SGK protokolleri, bulunamayan ilaçlar ve artan işletme maliyetleri… Bunların hiçbiri tali mesele değil. Bir meslek ekonomik olarak sürdürülemezse geleceğini tartışmak da zorlaşır.
Fakat tam burada rahatsız edici bir soru sormamız gerekiyor: Eczacılık yıllardır bugünkü ekonomik alanını korumaya çalışırken, yarının ekonomik değer modelini üretmekte gecikiyor olabilir mi?
Meslek örgütlerinin görevi yalnız mevcut mesleki alanları savunmak olmamalı. Değişen sağlık ihtiyaçları ve bilimsel gelişmeler doğrultusunda ortaya çıkabilecek yeni mesleki alanların tanımlanmasına da öncülük edebilmeliler.
Koruyucu sağlık, kronik hastalık izlemi, ilaç uyumu, farmakovijilans, biyolojik ve biyobenzer ilaç danışmanlığı, sağlık okuryazarlığı, kişiselleştirilmiş sağlık ve yapay zekâ destekli klinik karar süreçleri önümüzdeki dönemin önemli tartışma alanları arasında olacak.
Buradaki kritik soru şudur: Bu hizmetlerin standardını kim belirleyecek? Hangi eğitim ve yetkinliklerle verileceğini, nasıl ölçüleceğini, hangi verinin hangi hukuki çerçevede kullanılacağını ve mesleki sorumluluğun nerede başlayıp nerede biteceğini kim tarif edecek?
TEB ve eczacı odaları açısından yeni dönemin önemli sorumluluklarından biri tam da burada ortaya çıkıyor: Mesleği yalnız bugünün koşullarında temsil etmek değil, geleceğin olası mesleki alanlarının bilimsel, etik ve hukuki mimarisinin kurulmasına öncülük etmek.
Ürünün Değeri ile Sağlık Hizmetinin Değeri
Bugünkü eczane ekonomisinin büyük bölümü ürün ve reçete üzerinden tanımlanıyor. Oysa eczacının mesleki katkısının önemli bir kısmı kutunun içinde değil.
Bir eczacı hastanın ilacını doğru kullanmasına yardımcı oluyorsa, olası bir etkileşimi fark ediyorsa, tedaviden kopma riski taşıyan kronik hastayı yeniden sürece dahil ediyorsa, yanlış kullanımı önlüyorsa veya doğru zamanda hekime yönlendiriyorsa burada yalnız ticari bir işlem gerçekleşmiyor.
Sağlık sonucuna katkı sağlayabilecek profesyonel bir hizmet üretiliyor. Ancak bu katkının varsayılması değil, ölçülmesi gerekir.
Bu noktada SGK ve sağlık sistemi açısından geleceğin sorusu yalnız “reçete hizmet bedeli ne kadar olmalı?” değildir.
Daha köklü soru şudur: Eczacının sunduğu profesyonel hizmetlerin sağlık sonuçlarına katkısı nasıl ölçülebilir ve kanıtlanan katkının sürdürülebilir ekonomik karşılığı nasıl oluşturulabilir?
Çünkü ölçemediğimiz eczacılık hizmetini görünür kılamayız. Etkisini gösteremediğimiz bir hizmetin ekonomik karşılığını da sürdürülebilir biçimde savunamayız.
Belki de eczacılığın önündeki en önemli ekonomik faz geçişlerinden biri budur: Ürün üzerinden değer üreten yapıdan, ölçülebilir sağlık sonuçlarına katkının da değer gördüğü bir modele geçmek.
Regülasyon Geleceği Yavaşlatır mı, Güvenli Hale mi Getirir?
Yapay zekâ eczaneye girdiğinde mesele bir yazılım satın almaktan ibaret olmayacak. Hangi hasta verisinin hangi amaçla kullanılabileceği, verinin nerede tutulacağı, algoritmanın hangi kaynaklardan besleneceği, verdiği önerinin nasıl doğrulanacağı, hatalı önerilerde sorumluluğun nasıl belirleneceği ve nihai mesleki kararın kimde olacağı gibi sorular gündeme gelecek.
Bu nedenle TİTCK başta olmak üzere ilgili sağlık, veri ve düzenleyici otoritelerin rolü kritik olacak.
Sağlıkta yeniliğin önünü açmak ile hasta güvenliğini korumak birbirinin alternatifi değildir. Asıl ihtiyaç; bilimsel olarak doğrulanabilir, şeffaf, denetlenebilir, veri güvenliğini koruyan ve sağlık profesyonelinin sorumluluğunu ortadan kaldırmak yerine güçlendiren bir teknoloji çerçevesidir.
Yapay zekâ eczacının yerine karar veren görünmez bir otorite değil, eczacının daha iyi karar vermesine yardımcı olan ve gerektiğinde sorgulanabilen bir araç olduğunda anlamlıdır.
Türkiye’nin Sağlık Ağı Zaten Var Olabilir
Birinci basamak sağlık hizmet sunucusu olarak tanımlanan serbest eczanelere başka bir açıdan bakalım. Türkiye’nin hemen her yerleşim alanına yayılmış, vatandaşın randevusuz ulaşabildiği ve bir sağlık profesyoneliyle doğrudan temas kurabildiği büyük bir altyapıdan söz ediyoruz.
Bu yapı yalnız ilaç temin edilen bir dağıtım ağı olarak mı kalmalı? Yoksa yetki sınırları açık biçimde belirlenmiş; uygun eğitim, standart, veri altyapısı, kalite göstergeleri ve finansman modeliyle desteklenmiş biçimde koruyucu sağlığın ve birinci basamağın daha güçlü bir paydaşı olabilir mi?
Hipertansiyon ve diyabet açısından risk farkındalığı, obeziteyle mücadele, sigara bırakma desteği, ilaç uyumu, yaşlı hastalarda polifarmasi, aşılama farkındalığı ve sağlık okuryazarlığı gibi alanlar bu açıdan araştırılmaya ve ölçülmeye değerdir.
Türkiye’nin yeni bir sağlık erişim ağı kurması gerekmiyor olabilir. Belki bu ağın önemli bir bölümü zaten var; tabelasında “eczane” yazıyor.
Ama erişilebilir olmak tek başına bir sağlık hizmeti modeli olmak için yeterli değildir. Bu potansiyelin gerçek bir sağlık hizmetine dönüşebilmesi; yetkinliğin, sorumluluğun, veri paylaşımının, kalite standartlarının, hekim ve diğer sağlık profesyonelleriyle iş birliğinin ve finansman modelinin açık biçimde tanımlanmasını gerektirir.
Buradaki amaç eczanenin hekimin veya başka bir sağlık profesyonelinin alanını devralması değildir.
Amaç, sağlık sistemindeki mevcut meslekleri birbirinin alternatifi değil, birbirini tamamlayan parçaları haline getirmektir.
2035’in Eczacısını Kim Yetiştirecek?
Dönüşümün bir başka ayağı üniversiteler. Farmakoloji, farmasötik kimya, farmasötik teknoloji ve temel eczacılık bilimleri mesleğin vazgeçilmez omurgası olmaya devam edecek. Fakat bu omurganın üzerine yeni yetkinlikler eklemek zorundayız.
Geleceğin eczacısı açısından veri okuryazarlığı, yapay zekâ, sağlık ekonomisi, klinik iletişim, gerçek yaşam verileri, kişiselleştirilmiş tıp, farmakogenomik ve koruyucu sağlık gibi alanlarda temel okuryazarlık geliştirmek giderek daha önemli hale gelecek.
Burada amaç her eczacıyı veri bilimci, genetik uzmanı veya hekim haline getirmek değildir.
Ama kendi mesleki kararlarının giderek daha fazla veri, teknoloji ve disiplinler arası bilgiyle şekilleneceği bir sağlık sisteminde bu alanların dilini anlayabilen eczacılar yetiştirmektir.
Bugün fakülteye giren bir öğrenci birkaç yıl sonra bugünkünden farklı bir sağlık ekosistemine mezun olacak.
O halde üniversitelerin kendilerine sorması gereken soru açık: Biz öğrencilerimize yalnız bugünün eczacılığını mı öğretiyoruz, yoksa onları henüz oluşmakta olan yarının eczacılığına da hazırlıyor muyuz?
Geleceğin Eczacısına Yeni Bir Yetkinlik: Canlı Liderlik
Ancak geleceğin eczacısını yalnız yeni bilgilerle donatmak yeterli olmayabilir. Çünkü dönüşüm dönemlerinde bilgi kadar önemli başka bir yetkinlik daha vardır: değişimin içinde yön bulabilmek ve gerektiğinde yön verebilmek.
Buna Canlı Liderlik diyebiliriz.
Canlı Liderlik, makamdan veya unvandan doğan bir liderlik anlayışı değildir. Sürekli değişen koşulları okuyabilen, öğrenmeye devam eden, gerektiğinde eski bilgisini sorgulayabilen, çevresiyle birlikte gelişen ve sorumluluk almaktan kaçınmayan bir mesleki duruştur.
Geleceğin eczacısı yalnız kendisine verilen sistemi uygulayan kişi değil; hastasındaki değişimi, toplumun sağlık ihtiyaçlarını, bilimdeki gelişmeleri ve teknolojinin açtığı yeni imkânları okuyabilen bir sağlık profesyoneli olmak zorunda kalabilir.
Bu nedenle liderlik artık yalnız kurumların başındaki insanların meselesi değildir. Bir eczacı; ekibine ve hastasına yaklaşımında, yeni bir sağlık hizmetini öğrenirken, doğru teknolojiyi kullanırken, meslektaşlarıyla bilgi paylaşırken ve gerektiğinde hastasını doğru sağlık profesyoneline yönlendirirken de liderlik gösterebilir.
Canlı Liderlik tam olarak burada anlam kazanır: Değişimi uzaktan izlemek yerine, değişimin içinde öğrenmek; yalnız uyum sağlamak yerine, bilimsel kanıt ve mesleki sorumlulukla ona yön verebilmek.
Belki de faz geçişinin görünmeyen eşiği tam olarak budur: Eczacının değişimi bekleyen sağlık profesyonelinden, değişimi okuyabilen ve ürettiği değerle ona yön verebilen bir mesleki lidere dönüşmesi.
Değişimi Konuşmak Yerine Denemek
Buraya kadar söylediklerimiz bir gelecek tasavvuru olarak kalabilir. O nedenle bir adım daha ileri gitmek gerekiyor.
Önce iddia etmek değil, denemek. Önce yaygınlaştırmak değil, ölçmek. Önce hak talep etmek değil, değer üretildiğini göstermek.
Türkiye çapında her şeyi aynı anda değiştirmeye çalışmak yerine, mevzuat ve mesleki yetki sınırları içinde, farklı bölgelerde gönüllü serbest eczanelerle iyi tasarlanmış ve bağımsız olarak değerlendirilebilecek pilot programlar oluşturulabilir.
TEB ve bölge eczacı odalarının koordinasyonu, üniversitelerin bilimsel katkısı ve ilgili kamu kurumlarının katılımıyla farklı modeller sınanabilir.
Bir bölgede hipertansiyon açısından risk farkındalığı ve uygun yönlendirme, bir diğerinde ilaç uyumu, başka bir bölgede obezite ve koruyucu sağlık danışmanlığı, yaşlı nüfusun yoğun olduğu bir yerde polifarmasi konusunda yapılandırılmış eczacı desteği araştırılabilir.
Yapay zekâ destekli sistemler de ancak veri güvenliği, doğrulama, mesleki sorumluluk ve insan denetimi kriterleri belirlenerek pilotlanmalıdır.
Fakat bütün pilotların ortak şartı aynı olmalı: Sonuç ölçülmeli.
Kaç riskli kişi fark edildi? Kaç kişi uygun sağlık hizmetine yönlendirildi? İlaç uyumunda ölçülebilir değişiklik oldu mu? Önlenebilir veya uygun basamakta yönetilebilecek sağlık başvurularında değişim görüldü mü? Hasta ve sağlık profesyoneli memnuniyeti nasıl etkilendi? Hasta güvenliği açısından sonuç ne oldu? Sağlık sistemi açısından maliyet-etkililik ortaya çıktı mı?
Ve belki en önemlisi: Eczacının müdahalesi gerçekten fark yarattı mı?
Eğer cevap verilerle “evet” ise artık elimizde yalnız bir meslek talebi değil, sağlık politikası açısından tartışılabilecek bir kanıt vardır. Eğer cevap “hayır” ise model değiştirilir veya terk edilir.
Bilimin gücü de zaten buradadır: Kendi varsayımımızı bile sınamaya hazır olmak.
Böylece meslek yalnız talepte bulunan taraf olmaktan çıkar; veri üreten, kendi etkisini ölçen ve ürettiği değeri kanıtlamaya çalışan taraf haline gelir.
Model şöyle ilerleyebilir: Pilot uygulama → Bağımsız ölçüm → Bilimsel değerlendirme → Sağlık ekonomisi analizi → İlgili kurumlarla değerlendirme → Uygunsa ulusal modele kanıt zemini
Böyle bir yaklaşımda sonuç önceden ilan edilmez.
Sonucu veri belirler.
Peki Eczacı?
Kurumları değişime çağırırken eczacıyı tartışmanın dışında bırakmak kolaycılık olur.
SGK yeni bir hizmet modeli oluştursa ama eczacı nitelikli hizmet üretmese; düzenleyici kurumlar güvenli teknoloji kullanımının alanını açsa ama eczacı teknolojiyi anlamayı reddetse; üniversiteler yeni yetkinlikler kazandırsa ama mezun kendisini yalnız ürün tedarikçisi olarak tanımlasa; meslek örgütleri yeni alanların oluşmasına öncülük etse ama meslek bunları bilimsel standartlarla sahiplenmese…
Faz geçişi yine gerçekleşmez.
Eczacı kurumlardan değişim bekliyor. Kurumlar da eczacıdan değişim bekliyor. Belki yıllardır yaşadığımız kilitlenmenin bir kısmı tam da burada.
Oysa faz geçişleri bir tarafın diğerini beklemesiyle gerçekleşmez.
Eşik birlikte geçilir.
Faz Geçişi Bir Ekosistem Kararıdır
Eczacılıkta yaklaşan dönüşümün adı ister Eczacılık 5.0 olsun, ister dijital dönüşüm, ister faz geçişi… Sonuç değişmiyor.
Geleceğin eczacılığını yalnız eczacılar kuramayacak.
Meslek örgütlerinin geleceğin mesleki alanlarını bilimsel ve etik standartlarla tartışmaya açması; odaların yeni modellerin kontrollü biçimde denenmesine katkı sağlaması; üniversitelerin geleceğin eczacısını yetiştirmesi; düzenleyici kurumların güvenli yeniliğin sınırlarını belirlemesi; SGK’nın kanıtlandığı ölçüde profesyonel sağlık hizmetinin değerini değerlendirmesi ve Sağlık Bakanlığı’nın birinci basamak sağlık hizmet sunucusu olan serbest eczanelerin sağlık sistemi içindeki potansiyel rolünü diğer sağlık profesyonelleriyle birlikte ele alması gerekecek.
Ama bütün bunlardan önce eczacının kendisine de bir soru sorması gerekiyor:
Ben bu değişimin neresindeyim?
Çünkü geleceğin mesleki alanları yalnız mevzuatla verilmez. Bilgiyle, yetkinlikle, sorumlulukla ve üretilen değerin kanıtlanmasıyla kazanılır.
Bu nedenle faz geçişi bir kurum kararı değildir. Bir mesleğin tek başına vereceği karar da değildir.
Bir ekosistemin, kanıta dayanarak yeni bir hâle geçme iradesidir.
Belki de artık sormamız gereken soru “Eczacılık değişecek mi?” değildir. Çünkü değişim zaten başladı.
Asıl soru şudur: Biz bu değişimi bekleyenler mi olacağız, yoksa kanıt üreterek yön verenler mi?