Ramazan Bayramınız Kutlu Olsun...Ramazan Bayramınız Kutlu Olsun...Ramazan Bayramınız Kutlu Olsun...Ramazan Bayramınız Kutlu Olsun...Ramazan Bayramınız Kutlu Olsun...Ramazan Bayramınız Kutlu Olsun...Ramazan Bayramınız Kutlu Olsun...Ramazan Bayramınız Kutlu Olsun...Ramazan Bayramınız Kutlu Olsun...Ramazan Bayramınız Kutlu Olsun...Ramazan Bayramınız Kutlu Olsun...Ramazan Bayramınız Kutlu Olsun...Ramazan Bayramınız Kutlu Olsun...Ramazan Bayramınız Kutlu Olsun...Ramazan Bayramınız Kutlu Olsun...Ramazan Bayramınız Kutlu Olsun...
Editörden
Gündemden Notlar
Sis Çanı
Ayak İzleri
Majistral Formül
Özgür Köşe
Kamu Kurum
Söyleşi
Dosya
Yasal-Mali
Kültür Sanat
Çepeçevre
Ana Sayfa
TEB
Eczacı Odaları
TEİS
Eczacı Kooperatifleri
Reçete Giriş
Gazeteler
TV ler
İletişim
25.07.2014
Ana Sayfam Yap
Sık Kullanılanlara Ekle
Site İçi Arama
Üye Girişi
Forum
İlanlar
Duyurular
 
facebook
twitter
 

ECZACININ SESY

FORUM

Sayın üyemiz,

  • "FORUM" sayfalarında yazılan yazılar, başka bir haber kaynağından kopyalanıp yapıştırılan koruma altında olan, kaynağı belirtilmeyen materyaller, yazıları yazan ve/veya materyalleri kopyalayıp yapıştıran kişinin/kişilerin yasal sorumluluğundadır.
  • Hakaret, argo, herhangi bir somut belgeye dayandırılmayan itham ve isnat, kişilik haklarına saldırı ve bir ürünün reklamını içeren, TC yasalarına ve meslek etiğine aykırı yazılar, yazarına haber verilmeksizin yayından kaldırılır.
  • Durum paylaşmak amacı ile yayınlanan reçete, rapor gibi materyallerde hasta ve doktora ait özel bilgilerin (isim, TC no, tescil no vb) gösterilmemesine özellikle dikkat edilmelidir.
  • "FORUM" sayfalarına vereceğiniz katkı ve anlayışınız için teşekkür ederiz.

Eczacının Sesi e-gazete Yayın Kurulu

UYARI: Forumda "Yeni Konu" açabilmek veya "Yanıt" yazabilmek için
üye olmanız gereklidir.

| Üye Girişi || Yeni Üye Kaydı || FORUM ARŞİVİ || YASAL UYARI |



Daha Karanlık Günlere 26-06-2011 11:11:34

Daha Karanlık Günlere





Ak günlere Türkiyem, bir zamanlar Türkiye’sinin sloganıydı.


12 Eylül darbesinden 31 yıl sonra, güya ileri demokrasinin yaşandığı dönemde şimdi slogan şudur:

- Daha kara, daha karanlık günlere Türkiyem.



Seçimlerin hemen ertesinde, bir TV söyleşisinde, seçim sonuçlarını nasıl yorumladığım sorusunu şöyle yanıtlamıştım:


- "Sonuçta Türkiye kaybetmiştir. Durum böyle olunca gerisi de teferruattır."


Bu sonuca varmamın nedeni şu ya da bu partinin önde çıkması, şunun ya da bunun beklenen başarıyı gösterip gösterememesinden kaynaklanmıyordu.




Kim kazanırsa kazansın, Türkiye ve demokrasi bu koşullar altında kaybedecekti.




Seçimlerin bir topluma ya da demokrasiye yarar sağlaması, oylamanın ancak, demokratik çözümün ve müzakerenin önünü açması, milli iradenin bu yöndeki çağrısını pekiştirmesiyle mümkün olabilirdi.


Bugün, 12 Haziran seçimlerinin üstünden topu topu 12 gün geçmiştir.


Söyler misiniz bana, Türkiye’de demokratik çözümlerin önünü açacak bir ortam çıkmış mıdır seçimlerle ortaya?



Daha Meclis toplanmadan, milletvekilleri yemin etmeden, Türkiye’nin önündeki devasa sorunların çıkmaza doğru dört nala gitmekte olduğunu görüyoruz.




Halk sandık başına gideli daha 12 gün oldu.




Her olay, her gelişme aynı sloganı haykırıyor:


Daha karanlık günlere Türkiyem




***






Bugün Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu çıkmaz, iki yargı kararından kaynaklanıyor gibi görünmektedir.


Birincisi YSK’nin Hatip Dicle ile ilgili kararı, ikincisi de Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi’nin Mustafa Balbay ve Mehmet Haberal’ın tahliye taleplerini ret kararlarıdır.



Hatip Dicle’nin, milletvekili olmasını engelleyecek bir durumu var idiyse, YSK bunu yeni mi fark ediyor? Adaylığına neden onay veriyor?


Kimileri, eylemsizlik durumunun devamının seçimlerde AKP için yaşamsal önemi olduğunu, son sonuçlarda bu olgunun etkisinin bulunduğunu, YSK’nin de adaylıklar konusunda karar verirken, önce veto ettiği adaylıklarla ilgili kararlarını kaldırırken AKP’nin lehine olan eylemsizlik durumunun bozulmamasını gözeterek siyasal saiklerle hareket ettiğini ileri sürüyorlar.

Fısıltı gazetesinde bol bol tekrarlanıyor bu haber.

Ben bu iddiayı paylaştığımı söylemiyorum, ama buna karşı çıktığımı da söyleyemiyorum.






Mustafa Balbay ve Mehmet  Haberal ile ilgili duruma gelince:




Olaya milletvekili seçilmelerinin otomatik olarak tahliyelerini gerektirip gerektirmediği açısından yaklaşırsak, daha baştan yanlış bakmış oluruz.




Daha milletvekili seçimlerinden önce de Balbay ve Haberal’ın yargısız infaz aleti haline sokulmuş olan tutukluluk halleri herkesin vicdanını kanatmaktaydı.




Mustafa Balbay ve Mehmet Haberal’ın tutuklanmaları zaten milletvekili seçilmeselerdi bile insanların vicdanlarını sızlatan bir yanlışlıktı.






***

 



Kimse anayasanın şu maddesi, Ceza Yasası’nın bu maddesi, CMK’nin filanca hükmü diye gerekçeler göstererek kendini haklı çıkarmaya kalkmasın!



Çünkü verilen yargı kararları hep kamuoyunun vicdanını rahatsız etmekte, hep kimi soru işaretlerinin oluşmasına yol açmaktadır.




Türkiye’yi askeri vesayet anayasasından kurtarıp yeni ve ileri demokrasiye geçirmeyi hedeflediği ileri sürülen 12 Eylül 2010 anayasa referandumunun  üzerinden daha 10 ay dahi geçmeden tuzun bile koktuğu bir ülke haline gelmiştir.




Kimse de masumları oynamasın!



Kimse de  “biz de onaylamıyoruz ama, ne yapalım yargı kararı”  gibi gerekçelerin ardına gizlenmesin!




Yeterli çoğunluğa sahip bir iktidar vardır ve onun elinde bütün bu aksaklıkları giderecek güç bulunmaktadır.



Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri de kaldırılabilir, (zaten bu  iktidar getirmişti)  CMK’nin ilgili maddeleri de düzeltilebilir (zaten bunlar düzenlemişlerdi).



Yeter ki, demokrasi isteği olsun.



Yoksa hep daha karanlık günlere gidecektir Türkiyem.


 

 





Ali Sirmen
24 Haziran 2011
Cumhuriyet

Erkan ÇONGAR

 

YORUMLAR

Erkan ÇONGAR 27-06-2011 13:41:55

CHP Genel Başkan Yardımcısı Süheyl  Batum, AKP’nin Mehmet Haberal, Mustafa Balbay ve Hatip Dicle üzerinden oyun oynadığını savundu

 

CHPnin hukukçu kurmaylarından Genel Başkan Yardımcısı  Prof. Süheyl Batum, mahkemenin CHP İzmir Milletvekili Mustafa Balbay, Zonguldak Milletvekili Mehmet Haberalı serbest bırakmaması ve Hatip Dicle kararının altında, bir süredir Abdullah Öcalanla görüşmeler yürüten AKPnin, ABD desteğiyle  genel affa zemin hazırlama”  planının yattığını söyledi.

 

CHPnin aslabu oyunun parçası olmayacağına dikkat çeken Batum, Bu oyunun parçası olmamak için gerekli bütün mücadele yöntemlerini kullanacağızdedi.

 

Hatip Diclenin milletvekilliğinin düşürülmesi ve tutuklu milletvekillerinin tahliye edilmemesi kararını Cumhuriyet’e değerlendiren Prof.Batum, bir süreden beri devletin, AKPnin İmralı ile görüşmeler yürüttüğüne dikkat çekti.

Bunların altında genel affa zemin hazırlama arayışının yattığını, bu nedenle sürecin satrançgibi işletildiğini kaydeden Batum, iktidara yakın bazı gazeteler ve aydınlar tarafından da bir süredir bu tezin işlendiğini söyledi.

 

 

 

"Evrensel Hukuk İlkesi"

Hatip Dicle ile Mustafa Balbay, Mehmet Haberal ve KCK tutuklusu milletvekillerinin hukuki durumunun tamamen farklı olmasına karşın, her iki sorunun genel, sivil bir anayasaile çözüleceği izleniminin bilerek yaratılmaya çalışıldığını kaydeden Süheyl Batum, şunları söyledi:

 


Balbay, Haberal, Engin Alan, KCK tutuklusu milletvekilleri mahkûm olmamış kişilerdir.

Dolayısıyla hukukun evrensel ilkesi olan kişi mahkûm olmadan masumdur ilkesi bunlar için işletilmelidir.

Aslında bu bir tutukluluk da değil, tutsaklıktır.

2 hâkimin gerekçesine bakıldığında bunu görüyoruz, söyledikleri hiçbir şey talep edilenle bağdaşmıyor.

AKPnin Abdullah Öcalan’la anlaşması doğrultusunda, bu sorunların tümü ancak genel bir düzenlemeyle çözülür’  demeye getirilerek, genel affa zemin hazırlanmay çalışılıyor.

 

 

Süheyl Batum, hem Balbay, Haberal, hem KCK tutuklusu bağımsız milletvekilleri hem de Hatip Dicle için öyle geniş kapsamlı bir düzenlemeye gerek kalmadan, sorunun kısa sürede çözülebileceğini ifade etti.

Süheyl Batum, bu kapsamda tutuklu milletvekilleri için yapılacak ilk işin Ceza Muhakemeleri Yasasında AKP hükümeti döneminde 10 yıla kadar çıkarılan tutukluluk süresinin eskiden olduğu gibi 2 yılla sınırlanmasının yeterli olacağını,  bu konuda iktidar partisinin irade ortaya koyması durumunda çok kısa sürede düzenlemenin yapılabileceğini ifade etti.

 

 

‘2002’yle uyuşuyor’

 

Hatip Diclenin durumunun, AKP Grup Başkanvekili Bekir Bozdağın savunduğunun aksine, tam da Başbakan Tayyip Erdoğanın 2002 seçimlerindeki durumuyla uyuştuğunu belirten Batum,

Dicle için de yapılacak iş, tıpkı Erdoğanda olduğu gibi anayasadaki milletvekili seçilme yeterliliğiyle ilgili hükmü düzenlemek ve sonrasında bir ara seçime gitmek ya da memnu hakların iadesi için verilen 3 yıllık süreyi değiştirmektir.

Durum bu kadar netken hepsi için genel bir düzenleme yapma zorunluluğu varmış gibi göstermek, ya cahilliktir ya da kurgulanmak istenen AKP-Öcalan-ABD planının parçasıdırgörüşünü dile getirdi.

 

Batum, Bu konuda açık bir hukuksuzluk görüyoruz. Bir planın etap etap uygulandığını görüyoruz. CHP kesinlikle bu oyunun bırakın takipçisi olmayı, hiçbir yerinde parçası olmayacak, gerekli bütün mücadele yöntemlerini sonuna kadar kullanacaktırdedi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

25 Haziran 2011

Cumhuriyet




Erkan ÇONGAR 27-06-2011 15:15:04

 

Öcalan'ı Kenya'dan getiren bordo bereli ekibin komutanı,  yeni milletvekili,  Balyoz davasından tutuklu yargılanan  Engin Alan :

 

"Balyoz'dan yargılanan hiç kimse, Apo'nun da yararlanacağı bir düzenlemeyle tahliye olmak istemez. Bunu herkes bilsin"

 

 

Bu sözler MHP'den milletvekili seçilen Balyoz davasının tutuklu sanığı emekli Korgeneral Engin Alan'a ait.

Tutuklu sanık emekli Korgeneral Engin Alan  Yavuz Selim Demirağ aracılığıyla Sözcü'ye konuştu:

 

"Milletvekili seçilerek halen yargılandığım Balyoz Davası'nda kurtulurum, tutuksuz yargılanırım diye beklentim asla olmadı.

Buradaki tutuklu bütün arkadaşlarım hepsi birer Engin Alan.

Ben kendimin değil, bütün arkadaşlarımın tahliyesini istiyorum.

Yargılanalım gerçekler ortaya çıksın diye en çok çabayı biz davanın sanıkları gösteriyor.

Nelerle karşı karşıya olduğumu herkesin öğrenmesi gerekiyor.

Cezaevinde genel bir kanaat oluştu. Teröristbaşı eve çıkarılana kadar bizlerin de bırakılmayacağını düşünüyoruz.

Bu şekilde tahliye edilmeyi de Balyoz davasından yargılananların istemeyeceğini de herkes bilsin. Biz mahkemede yargılanmak istiyoruz.

 

 

 

DURUŞMAYA GELECEĞİM

 

 

Tahiye edilmem halinde her duruşmada buradaki arkadaşlarımla birlkte olacağım.

Hasdal ve Sivilri'deki arkadaşlarımın durumunu her gün, her fırsatta TBMM'de dile getireceğim.

Silivri ve Hasdal cezaevlerinde neler olup bittiğini ancak burada yatan insanlar en iyi bir biçimde anlatabilir.

Buradaki durumunu da kamuoyuna anlatacak olan da milletvekili seçilenlerdir. "

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

27 Haziran 2011

milliyet.com.tr




Erkan ÇONGAR 27-06-2011 18:54:45
Anayasa Yanıltısı
 

YENİ anayasa lafından geçilmeyen bir dönemde anayasa konusunun geçmişini, anlamını ve geleceğini düşünmeden kolları sıvayıp masaya oturmak olmaz. 

Hele yazılacak metnin, önüne  yeni”  sıfatı kondu diye gerçekten yeni gereksinmeleri karşılayarak bütün sorunları çözeceğini sanmak büyük saflıktır.

 

İyi bilinmelidir ki, toplumun tarihsel gelişme çizgisine sağlam oturtulup daha önceki aşamaların doğal olarak gösterdiği geleceğe yönlendirilmemiş her anayasa geçersiz kalmaya mahkûm sayılır.

 

Anayasalar, Onsekizinci Yüzyıl sonlarında Batı Avrupada ve Kuzey Amerikada ortaya çıkıp  anayasacılık”  diye adlandırılan bir akımın ürünüdür.

İnsanları özgür yaşatmanın ve keyfi zorbalığı önlemenin ilkelerini derli toplu ortaya koyarak yöneticileri o metinle bağlamak diye özetlenir bu akımın amacı.

Akımın doğduğu ülkelerin önceki dönemlerinde de ilan edilen ya da baştakilere kabul ettirilen benzer metinler hep olmuş.

Anayasacılığın özelliği, onlardaki ilkeleri bütün toplumu, hatta yasa yapıcıları bağlayan metinlerle bir tür toplum sözleşmesine dönüştürme çabası oluşudur.

 

Osmanlı Meşrutiyetleriyle anayasacılık akımını tatmaya başlayan bizim toplum bu yolda pek yaya kalmış sayılmaz.

Kurtuluş mücadelesini bile bir Meclisle ve Teşkilat-ı Esasiye(1921)   yasasıyla başararak kurulan Cumhuriyetin anayasacılık sicili birçok ülkeninkinden daha iyi.

1924 ve 1961 anayasalarının da doğuştaki eksikleri giderip yeni kurumlar ve kurallarla gerekli çağdaşlaşmayı sağladığı yadsınamaz.

Kusurların çoğu 1982 metninden kaynaklanıyor. Büyükçe bir bölümü de  yakın geçmişteki anayasa değişiklikleriyle düzeltildi; düzeltilmemişleri düzeltmek de güç olmasa gerek.

 

 

Anayasa düzeltmeyi abartmanın başka nedenleri var.

Asıl sorunlar,  AKP iktidarının ulus kavramını pekiştirecek ekonomik ve yapısal reformlar yerine  etnik açılımlar batağına saplanmasından ve yargı kurumlarındaki  icraatıyla  kadrolaşma tutumundan kaynaklanıyor.

Bu şaibelerin yarattığı durum ortadayken, aynı iktidarın  yeni anayasa”  vurgusu böyle bir durumu anayasayla kalıcılaştırma ve başkanlık sistemi ucubesini bir an önce gerçekleştirme niyetinden başka türlü yorumlanabilir mi?

 

 

 

 

 

 

Mümtaz Soysal

27 Haziran 2011

Cumhuriyet

 




Erkan ÇONGAR 28-06-2011 19:07:11

Basın fotoğrafı...

 

 

NTV televizyonu “Basın Odası” programını da erken tatile soktu...

Sedat Ergin’in yönetimindeki son programa Nuray Mert, Nazlı Ilıcak, Mehmet Altan konuşmacı olarak katılmıştı. Programın ay sonuna kadar sürmesi planlanıyordu.


NTV’de Ana Haber Bülteni’ni sunan Can Dündar, geçenlerde beklenmedik şekilde “erken tatile” çıktı.

Çiğdem Anad, Mirgün Cabas ve Banu Güven daha önce ekrandan uzaklaştırıldı.


Kimi programlar yukardan baskıyla yasaklanıyor... Kimileri de yukardan baskı gelebilir endişesiyle durumdan vazife çıkaran yönetimce yayından kaldırılıyor...

 


Can Dündar dünkü yazısında şöyle diyordu:


“Son dönem asıl endişe verici gelişme ise çoğu medya dışından gelen kimi patronların,  ‘yukarı’nın artan baskısı karşısındaki dirençsizliği; o baskıyı kendi korkularıyla büyütüp kraldan fazla kralcı kesilen yöneticilerin acizliği...”

 


Sonuçta yukarıdan gelen bir baskı var ve bu baskının daha önceki öldürücü darbelerine tanık olmuş patronlar ürküyor... Hukuk kimseyi korumuyor...


Basında ise birileri hâlâ  “vesayet dönemi bitti demokrasiye geçtik”  diye masallar anlatıyor.


Tabii imha edilen sadece NTV’nin programları ve programcıları değil...


Hürriyet’te CHP’li olduğu için yukarıdan baskıya uğrayan Tufan Türenç hâlâ yazmıyor.

Nedim Şener ile Ahmet Şık hâlâ hapiste.

Odatv’nin gazetecileri hapiste.

Mustafa  Balbay ve Tuncay  Özkan hapiste.

Hikmet Çiçek, Deniz Yıldırım hapiste...


Türkiye dünyada en çok gazeteci hapseden ülke statüsünü koruyor.


Neymiş... Askeri vesayet döneminden sivil, özgürlükçü demokrasi dönemine geçiyormuşuz...

Ne özgürlük ama...


 

 

 

 

 

 

 

 

Melih Aşık

22 haziran 2011

Milliyet




Erkan ÇONGAR 29-06-2011 13:16:35

Yaptıkları Yapacaklarının...

 

 

 

Artık bellidir. Hiç kimse kendini kandırmak için empati, sempati havalarına girmesin. Yüzde 50 oyla Mecliste bir önceki dönemden daha az milletvekili ile temsil edilmek gibi bir sonuçla karşılaşan siyasal parti kızgındır, kırgındır, kararlıdır.

Öfkesini seçilmiş, ama Meclise gidemeyen vekillerden çıkarmak niyetindedir.

Besbelli ki işi biraz süründürmek istiyor.

 

 

***

 

 

Arada bir durup düşünmek, kurduğumuz cümlelerin gerçekle, gerçeklikle ilgisini, ilişkisini gözden geçirmek zorundayız.

Söylenene, dayatılana gerçek bu değil, ama sen öyleymiş gibi davran alışkanlıklarına hayır demenin zamanıdır. Allah’ın bildiğini kuldan saklamanın âlemi yoktur.

 

 

 

Türkiye’de yargı ile hukuk arasında, alacakaranlıkta kalmış büyük bir boşluk var.

Genel kabul gören hukukun dayandığı temellerin insana, insanın gerçek özgürlüğüne aykırı karakterinden söz etmiyoruz.

Var olan hukukun bile serbest piyasacı ve dayatmacı politikalara yeterli gelmediğinden söz ediyoruz.

O nedenle yargı hukukla arasını açtıkça açıyor.

 

 

Biz de hukuk varmış, yargı gerçekten bağımsızmış gibi konuşmaya devam ediyoruz. Hiçbir zaman öyle olmadı ama şimdi  katlanılabilir ölçüler de fersah fersah aşılmıştır.

 

Yasama, yürütme, yargı arasındaki kabul edilebilir ilişki,  tek tek politikacıların, bürokratların, yargıçların insafına kalmıştır.

 

O nedenle bir yargıcın ısrarla verdiği tahliye yönündeki kararını bir başka yargıç yasamanın kendisine tanıdığı geniş yetkiye, yürütmenin somutlaşmış alkışlarına sığınarak gönül rahatlığıyla reddedebilmektedir.

 

 

 

Ve medya bildiği bu çıplak gerçeği görmezden gelebilmenin mutluluğu içinde haber yapabiliyor, köşe yazarı hicap duymadan gerçeği gizleyebiliyor.

 

 

 

***

 

 

Ayıptır, günahtır, insana yakışmayan bir iştir.

Şimdi de tutturmuşlar, helalleşmekten, beyaz bir sayfa açmaktan, yepyeni bir anayasa yapmaktan söz ediyorlar.

Buna inanmamızı beklediklerini de biliyorsunuz herhalde.

O zaman işin özetini yazalım da, sonra demedi demesinler.

 

 

Ey adaleti kendi terazisinden başka bir teraziyle ölçmeye yanaşmayan, kalkınmayı, gelir dağılımını hiç hesaba katmayan, büyümeye indirgemiş partinin her söylediğine inananlar, özgürlükçü bir anayasa yapılacağına iman edenler, durun da bir düşünün.

Bu partinin bugüne kadar yaptıklarını şöyle aklıselimle bir gözden geçirin.

 

 

Ve sorun bakalım, bu yeni anayasada, örgütlenme özgürlüğü gerçekten olacak, serbest piyasa düzenini reddeden partilere, görüşlere hayat hakkı gerçekten tanınacak mı?

 

Sendikalaşmanın önündeki engeller kalkacak, işçiyi, çalışanı kapı önüne koyan lokavt yasaklanacak, çalışanın hakkını korumanın biricik aracı olan grev hakkı yasallaşacak mı?

 

Sorun bakalım, hukuku askıya alan özel yetkili mahkemeler kaldırılacak mı?

 

Sorun bakalım, halkın seçme özgürlüğünün önündeki en büyük engel olan baraj kaldırılacak, gerçeğe yakın bir temsile kapı açacak bir seçim sistemi yasalaşacak, tek adamlığın garantisi olan Siyasi Partiler Yasası değişecek mi?

 

 

 

 

Sorun ve aldığınız yanıtları da yalana, demagojiye prim vermeden, kendi içtenliğinize, kendi aklınıza güvenerek ölçüp biçin.

 

 

 

***

 

Çok zorlanıyor, işin içinden çıkamıyor musunuz?

O zaman dönüp yüksek yargının referandumdan sonraki haline bakın.

Hâlâ hiçbir şey göremiyorsanız, seçilen ama Meclise giremeyen vekillere bakın.

Bundan sonra neler olacağını çözemediniz de merak mı ediyorsunuz?

Dönün de olup bitenlere, yapılanlara, artık gizlenemeyen planlara bakın.

İnanın, yaptıkları yapacaklarının garantisidir. Hayalleri pek geniştir, pek kuşkuludur...

Hayaldi gerçek oldu dedikleri budur.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Güray Öz

29 Haziran 2011

Cumhuriyet

 

 




Erkan ÇONGAR 05-07-2011 15:34:09

Şüpheniz batsın

 

 

Kaçma şüphesi... 

Saklanma şüphesi...

 Delilleri karartma şüphesi...


Yargıçların bir insanı tutuklu yargılamak, daha doğrusu tutuklulukla cezalandırmak için türlü çeşit şüpheleri var.

 


Hizbullahçıların tahliyesinde en ufak şüphe alameti göstermeyen hukuk vicdanı,  tutuklu veya hükümlüler muhalif milletvekilleri olunca birden derin şüphelere gark oluverdi.

 


“Yargı reformu”nun faydaları işte...

 


Haberal ve Balbay için “Deliller tamamen toplanmadı; savunmaları hâlâ alınmadı” deniliyor.


Gerekçe mi bu; itiraf mı?


841 gündür tutuklu olan birinin suçlanmasına dayanak oluşturacak deliller henüz toplanmadıysa, savunması hâlâ alınmadıysa bu hangi akla, hangi insafa sığar?


Bu gerekçeye isyan etmez misiniz?

 


* * *

 


Aynı gün içinde Balbay ve Haberal’ın tahliye taleplerinin reddedilmesi, Hatip Dicle’nin hapis cezası nedeniyle vekilliğinin düşürülmesi, yargı erkini yasamanın üzerine çıkarıverdi.


Ben, “Millet iradesi her şeyin üzerindedir” diyenlerden değilim.

Bir kurallar rejimi varsa, milletin tamamının oyu bile hukuksuz bir kararı meşrulaştırmaya yetmemeli...

O açıdan Balbay’ın ya da Dicle’nin haklılığı, çok oy almalarından gelmiyor.

Bir oy dahi alsalar, bu haksızlık karşısında ayağa kalkacaktık.

 


Buradaki ayıp, ortada bir kurallar rejiminin olmaması...

 


Başbakan’ından Yargıtay Başkanı’na kadar herkesin görüp itiraf ettiği bir haksızlığın, bir türlü sonlandırılmaması...


Tersine siyaseten kullanılması...


* * *


“Her sanık, mahkûm olmadıkça masumdur”  ilkesine rağmen, “Ama onlar şu suçtan yargılanıyorlar.

O halde milletvekili olabilirler, ama tahliye olamazlar” demenin bir mantığı var mı?

 

 


Terör örgütünün propagandasını yapmak”tan mahkûm olmuş birinin adaylığını onaylayıp vekilliğini reddetmek akla sığar mı?


Bunun, insan vicdanında, evrensel hukukta yeri var mı?

 

 


Dünyanın en demokratik bilinen ülkesine gidelim, terörle mücadelede en tavizsiz yönetime bakalım:

30 yıl önce, 1981’de “Demir Lady” Margaret Thatcher bile, “terör örgütünün lideri” saydığı IRA militanı Bobby Sands’in milletvekili adaylığını engellememişti.


27 yaşındaki Sands, hem de bir bombalı saldırıdan mahkûm olduğu halde ve hapiste açlık grevinde olduğu dönemde milletvekilli adayı olmuş ve 30 bin oyla İngiliz Parlamentosu’na seçilmişti. Ne var ki seçildikten 25 gün sonra açlık grevinde ölmüştü.

İngiltere, IRA ile kıyasıya mücadele ettiği dönemde, terör eylemi suçundan mahkûm bir örgüt liderinin adaylığını engellememiş, seçimini kabullenmişti.

 


Hal böyleyken seçilmiş vekillere “propaganda suçu”, “demokratik düzeni ortadan kaldırma girişimi” gibi gerekçelerle vize verilmeyişini dünyaya nasıl anlatacaksınız?


Ne hukuk bunu kabul eder, ne insan vicdanı, ne seçmen aklı...


İktidar bu konuda kılını kıpırdatmazsa, yasaklanan vekiller ve partileri, Meclis’i boykot etmekte, hatta sine-i millete dönmekte yerden göğe haklı olurlar.


“Tehdit etmeyin” diyorlar.


Yargının, yürütmenin, yasamanın kapılarını böyle kapatırsanız, insanlara çıkış için sadece o kapıyı bırakırsınız.


Ve hiç “şüphesiz”, vebal altında kalırsınız.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Can Dündar

25 Haziran 2011

Milliyet

 




Erkan ÇONGAR 01-01-2012 00:39:24

 

Türkiye Polis Cumhuriyeti

 

Ataol Behramoğlu / 31 Aralık 2011

 

Herhangi bir TV kanalının haber programını izlemeye başladığımda 12 Eylül 80 sonrasındaki günlerden birini yaşıyormuş gibi oluyorum.

Ardı arası gelmeyen gözaltılar, tutuklamalar, özel yetkili ağır ceza mahkemelerinden duruşma haberleri; ağızları kapatılarak tekme tokat yerlerde sürüklenen protestocu gençler, emekçiler; inip kalkan coplar, panzerler, gaz bombaları ve polisler, polisler, polisler

Polis gücünün son birkaç yılda birkaç kat arttırılarak ve ağır savaş silahlarıyla donatılarak bildiğimiz orduyla boy ölçüşebilecek bir polis ordusuna dönüştürülmüş olduğu gözler önünde bir gerçek

 

Biz polisi ülke içinde güvenliği sağlamakla yükümlü bir kolluk gücü olarak bilirdik.

Şimdi ülke savunmasının da polise bırakılabileceği ciddi ciddi konuşuluyor.

Tören birlikleri de askerden alınarak polise bırakılıyor.

Türkiye Büyük Millet Meclisi polise emanet.

En son Dolmabahçe Sarayının kapısında asker değil polis beklemeye başladı.

Oradaki asker orduyu değil ulusu temsil ediyordu.

Polis neyi temsil ediyor?

Bu gidişin tutarlı devamı, Anıtkabirin de polise emanet edilmesi, cumhurbaşkanının gerisinde duran görevli subayın yerini bir polis komiserine bırakması, Türkiyenin tümüyle polise teslim olmasıdır.

Çünkü bu artık çağdaş, demokratik bir ülke değil, bir polis cumhuriyetidir.

Türkiye Polis Cumhuriyeti

 

***

 

Yeni bir yıla elbette buruk giriyoruz.

Hapishaneler gençlerle, düşünce suçlularıyla, meslektaşlarımızla dolup taşıyor.

Hangi birinden söz etmeli?..

Çoğu yıllardır demir parmaklıklar ardındaki dostlarımızın, meslektaşlarımızın, Balbayın, Tuncayın, Ahmetin, Nedimin, seçkin öğretim üyelerinin, yurtsever subayların adlarını toplum artık ezbere biliyor

 

Ben bu yazıda yaklaşık iki aydır İzmir-Buca Cezaevinde, çıkar amaçlı örgüte üye olmak, ihaleye fesat karıştırmak suçlamasıyla tutuklu bulunan bir şair arkadaşımdan, Halim Yazıcıdan söz etmek istiyorum.

Avukatı Özlem Yılmazın gönderdiği dosyaları dikkatle gözden geçirdim.

Neresinden başlamalı?

İzmir Belediyesinin kültür müdürü arkadaşımızın, bu belediyemize karşı girişilen saldırıda kurban seçilenlerden biri olduğu o kadar belli ki

Yaklaşık altı ay önce aynı suçlamalarla ifadesi alınıp serbest bırakılmışken, suçlama ve iddialarda herhangi bir değişiklik yokken, bir savcı değişikliği sonrasında yeniden ifadeye çağrılıp tutuklanıyor

Halim Yazıcı, en sonuncusu Türk Dil Derneğinin verdiği olmak üzere ona yakın ödül sahibi.

Türkçenin gerçek bir ustası.

Duruşmalar ne zaman başlar, belli değil

Bütün yazar ve sanatçı örgütleri, tek tek bütün şair, yazar ve sanatçılar, Halim Yazıcıya sahip çıkmalı, onu yalnız bırakmamalıdır.

İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesi duruşmaları daha ne kadar geciktirecek?

Seçkin bir şairi, bir yazı emekçisini, bir kültür adamını daha ne kadar özgürlüğünden yoksun bırakacak?

Kardeşim Halimin yeni yılını, onu özlemle kucaklayarak kutluyorum.

Her anlamda, bütün olanaklarımızla, yanında olduğumuzu o ve ailesi, yakınları ve herkes bilmelidir

 

 

Sevgili dostlarım Şule ve Doğu Perinçekin oğulları, genç ve çok değerli bilim insanı Mehmet Perinçek de aylardır cezaevinde.

Neden?

Polis Cumhuriyetindeki yeni uygulamalardan biri de, babaların ve çocuklarının aynı zamanda hapiste olmaları

Günümüz siyasal yönetimi, bir yenilikolan bu uygulamayla ne kadar övünse azdır

Aynı uygulamayı, Sarp Kuray ve kızı Zeynep Kuray örneğinde görüyoruz

Neredeyse bebekliğinden tanıdığım Zeynep, babası yıllardır hapisteyken, birkaç gün önce örgüt üyeliği suçlamasıyla tutuklandı

Annesi, sevgili sürgün arkadaşım Ayşe Emelin, o yiğit ve güçlü kadının, telefonda konuştuğumuzda sesi üzüntüden neredeyse çıkmıyor

BirGüngazetesi muhabiri Zeynep hangi örgütün, niçin üyesiymiş?

Biliyoruz ki, hepimizin çocukları gibi onun da tek suçu, adalet duygusu, insan sevgisi, emekten yana olması ve mesleği olan gazeteciliğe tutkusudur

 

Suçlu olan Mehmet Perinçek ve Zeynep Kuray değil, onları özgürlüklerinden yoksun bırakan polis devletinin kendisidir

28 Aralık tarihli Cumhuriyette ilginç bir ilk sayfa üst başlığı vardı: Aile boyu hapis…”

Anne ve baba, bir basın açıklamasına katıldıkları suçlamasıyla tutuklanıp cezaevlerine konulmuşlar

O sırada 4 aylık olan oğulları, Ekim 2010dan beri anneyle cezaevinde

 

Yeni bir yıla işte böyle bir ülkede giriyoruz

Türkiyeyi bir polis devletine çevirenlerin, yandaşlarının, döneklerin, omurgasızların, ileri demokrasicilerin, açılımcıların, yetmez ama evetçilerin, topunun birden  yeni yıllarını kutluyorum

Tabii, ne kadar kutlu olabilirse...

 

 

 

 

 

Ataol Behramoğlu

31 Aralık 2011

Cumhuriyet




Erkan ÇONGAR 01-01-2012 23:38:18
Daha Fazla Şiddet, Daha Fazla Polis…
 
 
Mustafa Sönmez / 1 Ağustos 2011
 

 

AKP-Fethullah koalisyonunun, kendilerine tehdit olarak gördükleri TSK’ni etkisiz hale getirme yolunda bir hayli mesafe aldıkları malum. Son istifalar yeni bir kilometretaşı ise bir diğeri, Kürt sorununda AKP iktidarının savaşçı dilini sivriltmesi.

ABDdeki Fethullah Gülenin Türkiyedeki sözcüsü Hüseyin Gülerce, Zaman’da savaşı açıkça şöyle ilan etti:

Terörle mücadelede artık yeni, yepyeni bir dönem var. Yeni Türkiye, terörün belini bu defa kıracak. Bu defa yetki, sorumluluk, öncelik sivil hükümette olacak. Gulyabaniler, çeteler, karanlık odaklar kontrolünü kaybedecek. Terörle ilk defa, Büyük Türkiyeye yaraşır bir mücadele verilecek. Devletin gücünü zaafa uğratanlar devre dışı kalınca, sivil iradenin kontrolündeki polisin, jandarmanın, özel askeri birliklerin ahenkli çalışmalarıyla neler yapılacağını dost düşman herkes görecek... (20 Temmuz 2011)

Hüseyin Gülercenin devletin gücünü zaafa uğrattıkları için devre dışı bırakılanlar dedikleri, öncelikle Balyoz, Ergenekon ile bertaraf oldular. Şu an 250 tutuklu TSK mensubu emekli ve muvazzaf subay var.

 

Askerler için merkezi bütçeden ayrılan paylar da, son 5 yılda hızla azaltıldı. Aynı bütçede, TSKye alternatif olarak güçlendirilen polisin harcamalarının nasıl tırmandığını da görmek mümkün.

Çok değil, 2006da merkezi bütçeden yüzde 6.4 pay alan askeri hizmetlerin 2011in ortasındaki payı yüzde 4.8e indirilerek dörtte bir oranında azaltılmış durumda.

Aynı dönemde polis için güvenlik hizmetlerine merkezi bütçeden ayrılan payın yüzde 4.4ten yüzde 5.1e çıkarıldığını görüyoruz. Bu da yüzde 16lık artış demek.

Kaynak: Muhasebat Genel Müdürlüğü veri tabanı

 

2006’nın başında polis harcamaları, asker harcamalarının üçte ikisi dolayındaydı. Fark hızla kapatıldı. Bu yılın ilk yarısında polis harcamaları, asker harcamalarını yakaladığı gibi 5 puan geçmiş durumda.

Özel Harekât birliklerinin Güneydoğuya salınması kararının ardından artacak personel ve ekipman harcamaları ile bu payın, yılın ikinci yarısında katlanacağını şimdiden söyleyebiliriz.

Askere ayrılan bütçenin, merkezi bütçe dışındaki diğer önemli kaynağı Savunma Fonundan da ne tür tırpanlar gördüğünü, 27 Temmuz tarihli Cumhuriyette Barkın Şıkın haberinden okuduk.

Askeri vesayeti etkisiz kılma adı altında TSK’ni güçsüzleştirmeye, ABD’nin bir itirazı yok. Polis devletinin tahkimini göremeyen at gözlüklü ABliler de ilerleme raporlarına bu girişimleri, demokrasiyi güçlendirmek olarak selamlayıp duruyorlar.

Emniyet ve jandarmadaki personel sayısı 250 bine yakın. Bu, her 100 kamu görevlisinden 10unun emniyetçi olması demek. Hem de emniyet hizmetleri özelleştirilirken... Fabrikalarda, bankalarda, havaalanlarında, AVMlerde ve daha birçok yerde istihdam edilen özel güvenlik örgütü elemanı personel sayısı ise Sosyal Güvenlik Kurumu kayıtlarına göre 175 bini aştı. Yani Emniyetin kontrolünde, her 100 polise karşılık bir de yaklaşık 75 özel güvenlik elemanı var

 

***

 

İçerideki at gözlüklü sivil toplumcular da, askeri vesayetin etkisizleştirildiği sırada, AKPnin sivil vesayetinin, polisin güçlendirilmesi ile nasıl arttırıldığını bir türlü göremiyorlar.Geçmişte ve yakın dönemde gerçekleştirilen katliamlar, işkenceler ve kötü muamele unutularak, AKPnin polisten bir ordu yaratmasını takdirle karşılıyorlar.

Sivil olsun, çamurdan olsun saplantısına kendini kaptırınca, haki şiddetin karşısında mavi şiddeti alkışlamak sığlığı içine böyle düşüyor insan Polis devleti ile polis muhipliği ile güvenli bir ülke olmak

 

 

 

 

Mustafa Sönmez

1 Ağustos 2011

Cumhuriyet




| FORUM ARŞİVİ |